1 Ekim 2015 Perşembe

ŞANS


Biraz şanslıyım ben...Gittim Ege'de doğdum mesela...Deniz sesiyle büyüdüm...Çocukluk korkularımdan biri büyük bir tsunaminin evimizi alıp götüreceği idi...Ege'nin dar bir iç deniz olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Sonradan öğrendiysem de, hala rüyalarımda böyle sahneler görürüm. Aklıma tek gelen ölüm şekli boğulmaktı. Başka nasıl ölüneceğini düşünemiyordum. Yaşam denizden geliyordu madem, denize gitmeliydi.

Zaten daha çok yaşamaya odaklıydık. Daha önce de defalarca yazdığım gibi şahane insan; babam sayesindeydi bu. Evet o kadar şanslıydım ki, bir de üstüne üstlük harika bir ebeveynim vardı. Misal, ben mitolojiyle ve "Yunan Filozofları"yla ilk kez lisede ya da üniversitede tanışmadım. Bizim yaşadığımız yerde, gündelik hayatın içinde herhangi biriydi mesela Thales. Çünkü 5km. uzaktaki Güllübahçeli'ydi (Miletos) kendisi. Ve oradan okula gelen bir arkadaşımız henüz ortaokuldayken bir toplu mezar keşfetmişti . Bu çocuk her gün kolunun altında değişik bir "kuru kafa"yla okula gelirdi. Biz bu misafirlere isim takardık. Mesela "Bahattin" bir ortaokullu ergenin koltuğunun altında gide gele ortaokuldan mezun oldu gözümüzün önünde :) Yıllar sonra Ankara'da Yüksel caddesinde karşılaştığım bu arkadaşım Bilkent Arkeoloji'yi burslu kazandığını söylediğinde gülmemek için dudağımı ısırdım. Ama ifademden anladı ve bana : " evet Bahattin'in çok emeği oldu " dedi. :)

Hayatın içindeydi mitoloji çünkü babamın adı Homeros'un kökünden gelen "Ömer"di. Dedeleri Girit göçmeniydi ve hikaye anlatmayı çok severdi. Ben de maşallah hayal gücü geniş bir çocuktum, henüz okula gitmeden bir okul dolusu hayali arkadaşım ve bir hayali öğretmenim vardı. Bol keseden atıp tutuyordum ve babam bu hikayeleri gayet ciddiye alarak dinliyor, oysaki tek arkadaşı oyuncak bebeği "Nihan" olan son derece "yalnız" beni hiç bozmuyordu. Denizlerde geçen hikayeler hatırlıyorum, masallar, mitler...Farkında olmadan kim bilir hangi atamızın kulağımıza fısıldadığı İlyada'dan esintiler taşırdı kimi, kimi de full-orjinal baba uydurmasıydı. Küçük bir kız çocuğu için hepsi de müthişti.

Hayatın içindeydi mitoloji çünkü her gelen misafiri ilk gün Priene, Milet ve Didim'e götürür, Bafa Gölü kıyısında balık yemeden bırakmazdık. İkinci gün de Selçuk-Efes istikametine gidilir, Ortaklar'da çöp şiş yenirdi. Hangisini en çok sevdiğime hala karar veremem. Priene'in sütunlarını mı, Milet'deki agorayı mı, canım Efes'i mi, çöp şişi mi, balığı mı? Sanırım hepsini...Ama sanki yine de  Efes'in özel bir yeri vardır ben de...Niyeyse geçmiş hayatımda oralı olduğumu düşünürüm. Şimdilerde dağ ve taşlara sırtını dayamış bol otlu ve denizden epeyce uzak "Liman Caddesi" nde sandalların bağlı olduğunu hayal ederim. Dalgalar ayaklarımı yalar ve kesin saçımda sarı renkli hıdırellez çiçeği takılıdır, ne bileyim...:)

Bütün bu düşüncelere az önce televizyonda gördüğüm Emre Zeytinoğlu neden oldu. Kanal 360' ta Efes'teki Antik Tiyatro'nun merdivenlerine oturmuş, ihtimal program konuğu olan kişiye bir şeyler anlatıyordu. Kendisini görünce durdum, biraz izledim. Efes'in merdivenlerini tanırım. Şimdi gitsem aklıma kazıdığım işaretlerini, taşların yerini bile bulurum. 10 yaşında falandım, sanırım yıl 1989-90 falan olacak; orada o yaz ilk izlediğim konser; " Chris de Burgh" konseriydi. Sonra "Jethro Tull'i gördü bu gözler...Barış Manço'yu, Cem Karaca'yı...Bir de Sezen Aksu'nun Türkiye Konserleri diye bir turnesi olmuştu, onu hiç unutamam. Kürtçe, Lazca, Ermenice şarkılar söylemişti yine kendisine eşlik eden Kürt, Laz, Ermeni sanatçılarla birlikte. Ve o roman havası oynayan kırmızı eşarplı çocuk, lise çağında bir kızın hayallerinde dans etmeye devam ederken hiç utanmamıştı öyle güzel ayağını yere vurmaktan. Resmen benim "al yazmalım" olmuştu. Sevgi neydi? 17 yaşında sevgi; bir konserde çok iyi dans eden kırmızı eşarplı bir roman çocuktu :)            

Aslında ben, öyle kötüydüm ki son günlerde...Biri voltajımı kısmış, ışığım sönmüş gibiydi. Mutsuz bile değildim, anlamlı hiç bir şey düşünmüyordum günlerdir. Ne yapılacaksa onu yapıyordum. Rutin kelimesinin üstüne basıyordum, bastırarak altını çiziyordum, canını çıkartıyordum o rutinin...Daha fenası bundan zevk bile almaya başlamıştım. Buradan yürür giderim diye düşünüyordum, bir 35 yıl daha beni idare eder bu grilik. Günlük hayatımı günü gününe yaşar, her dakikasını banknotlar halinde hiç bir şey yapmadan günlük günlük harcarım.

Sonra işte hep Emre Zeytinoğlu yüzünden Efes'te buldum kendimi. Efes'in bendeki tarihine gittim. Hatırladım, hayal ettim, günlerdir ne diye mutsuzsam bu kez de salak gibi aniden mutlu oldum. Şanslı olduğum aklımdan çıkmış. 17 yıldır hiç aklıma gelmeyen o kırmızı eşarplı çocuğu, izlediğim konserleri, tiyatronun merdivenlerini, Homeros'u, ve benim Homeros'um, "hikayemin büyük bölümünün hem yazarı hem kahramanı" canım babamın anlattığı hikayeleri hatırlattığı için Emre Hoca'ya teşekkür mektubu yazmamak için kendimi zor tuttum. Ama o kadar da kendimi tutamadım işte oturdum bunları yazdım.

Hayat bazen tutukluk yapmış dikiş makinesi gibi sürekli aynı yeri pikelese de, pek çok şey için şanslıyım ben...

2 yorum:

Ufuk Tolga Savaş dedi ki...

:)

Fikriye dedi ki...

Hayat çoğu zaman sıradan geçiyor. Ne bir heyecan ne bir aksiyon. İnsan bu sıradanlık içinde bezginleşiyor. Halbuki başımıza kötü şeyler gelmediği için mutlu olmalıyız. Zira o sıradan günleri aratacak trajediler yaşadığımızda dibe vuruyoruz. Sıradan olan her gün için şükretmek lazım sanırım.

Ve ne güzel bir çocukluk geçirmişsiniz. Gerçekten de çok şanslısınız.