10 Nisan 2018 Salı

SOHBETİ ÇOK TATLI BİRİSİNE...


-Özgür'le bir aile fotoğrafına bakıyoruz.

- Teyze sen annemden sonra mı doğdun?
- Evet Özgürcüm.
- Peki Bülent Dayımdan?
- Evet Özgürcüm.
- Sonra da ben doğdum?
-Evet!
- O zaman en son ikimiz doğduk teyzecik!

***

Özgür'e Bremen Mızıkacıları masalını okuyorum. Pür dikkat dinliyor.

- Eşek sahibini başkasıyla konuşurken duymuş...
- Teyze..!
- Sahibi eşeğin çok yaşlandığınıı...
-Teyze bu kitabı kim yazmış?
- Bu klasik bir çocuk masalı Özgürcüm, ama bakayım yazarı kimmiş, diye kitabın orasını burasını evirip çevirirken ben...
- Ben biliyorum yazarını, ıııı şey şey!
- La Fontene mi, Grimm Kardeşler mi, kim?
-Yok ya, Barış Manço!

***

Şimdi sizlere teyzeler için Transformers'lı sürekli değişmeceli oyunlara ayak uydurma sanatından bahsetmek istiyorum biraz da...:)

- Teyze şimdi sen sahibimsin ben de senin kedinim, adım da Minnoş tamam mı?
-Tamam Minnoşcum.
- Hastalanmışım ben, beni veterinere götür tamam mı? Miyuv miyuv miyuv!!
-  Aaaa Minnoş hastalandın mı?
- miyuv yuv, miyuv miyuv!!
- Ay dur seni veterinere götüreyim.
- Raaaaaawwwrrrrrr!
- Ay noldu Minnoş?
-Minnoş değil panterim ben pençelerim de çok keskin...
- Aaaaa küçük Minnoşum panter olduuuu...
- Sen sahibim değilsin artık!
-Ben kimim?
- Pija maskelilerdeki Baykuş Kız'sın!!!Savaşıyoruz sen bana sihirli ışık yolluyorsun!
- Puhu huuuuuu sihir yolladım yenicem seni!
- Ama benim pençelerim çok keskin!! Raaawrrrrrrrr raawwwwwwrrr!
- Benim farklı güçlerim var ki piuuuvvvvv!
-  Çıkırttt tık tuk! Bip buuppppp!
- Aha noldu?
- Transformers' daki büyük robota dönüştüm ben! Işınlı tabancam ve bakılamaz ışık saçan gözlerim var! Seni yenebilirim artık!
- O zaman ben de t-rex dinazora dönüştüm, hatta şu izliyoduk ya orda bir ejderha vardı ona! Sana alev yollayıp ışınlarını etkisiz hale getiricem!
- miyuvvv miyuvv!
- Noldu?
- Minnoş'a dönüştüm, küçücük kediyi de yiyecek değilsin herhalde! Hadi beni veterinere götür!
 
Zeka,
kas gücünü yener evet efenim! Puhahahahha! :)))))))

15 Şubat 2018 Perşembe

YAMA İŞİ HAYATLAR

İşsiz kalma korkusu mu daha ağırdı yoksa sevdiğin işi yapmanın bir kahır haline dönüştürülmesi mi bilmiyorum. Her şey zaman içinde oldu. Dünya zamanıyla, bir hortumdan sızan su gibi esas yolu kesen çatal yollar açtı hayatımıza ÖYP, sular sızdı sızdı bahçeyi su bastı sonunda. Boğulmaktan beter olduk. Uzay zamanıyla ise hiç yerimizden kıpırdamadık belki,bilmiyorum. Bu, adı üzerinde Öğretim Görevlisi Yetiştirmek üzere düşünülmüş bir programdı. Ne hoştur ki insana dil yeterliliği, yüksek öğrenimini tamamlama fırsatı ve hatta yurt dışına çıkıp ilim irfan öğrenmen için ödenek filan veriyordu. Böylece bir öğretim elemanı olarak kadron isterse hiçbir zaman bölümünün kurulamayacağını bildiğin en ücra bir köşede olsun, durumu katlanılır kılıyordu. Öyle ya memleket bizimdi, eni konu her yere gidilirdi ne olacak, sen kendini iyi yetiştir, 1-2 öğrenciye bile faydan dokunsa kardır. Hem bizimki gibi (yani GSF gibi alanlarda) insana sanatsal çalışmalarına devam edebilme fırsatı da veriyordu. Neyse yani o zaman buralar hep bağ idi. Na böyle üzümler sarkıyor her yerden bereket fışkırıyordu.

Sonra, iyi başlayan bir filmin böyle neşe içinde gitmeyeceğini bilen izleyici önsezimiz vardır ya, ama bu sırada biz bu filmin oyuncusu konumunda olduğumuzdan işte onu sezemedik. Dışarıdan biri izlediyse ayvayı yakında yiyeceğimizi muhakkak öngörmüştür. Efendim öncelikle olağan zorluklar yaşadık. Bu işin doğasında vardı kuşkusuz emek vermeden hiç bir şey olmuyordu. Önce 6 ay dil eğitimi aldık, dil sınavlarını verebilmek için stresten uykularımın kaçtığını hatırlıyorum. Neyse onu verdik, bu kez dil sınavını verdiğin ay, diyelim ki Mayıs ayından doktoraya başlamak için Eylül'e kadar kadronun bulunduğu üniversiteye gitmen gerekiyordu. Doğal olarak tabi orada çalışıyorsun. Ama bu sadece 4 aylık, yarı yerleşik hayatın da karşıdan göründüğü kadar kolay olmadığını sanırım bütün ÖYP liler söyleyecektir.

Mesela ben üniversite eğitimimi Ankara'da tamamladığımdan ve tesadüfen dil eğitimimi de Ankara Üniversitesi'nde aldığımdan dolayı bu şehirdeki yaklaşık 18 senelik yerleşik hayatımı, "ya 4 ay sonra yeniden doktora için Ankara'ya gelirsem" ihtimali üzerinden bozamadım. Efendim kadromun bulunduğu yer Osmaniye İlimizdir, kendim Aydın'lıyım. O bakımdan Aydın'da doğmuş, yaklaşık 20 senesini Ankara'da geçirmiş biri olarak gerçekten bilmediğim bir coğrafyada kendimi buluverdim. O dönem bizden önce işe başlamış olan aynı bölümde bulunduğum bir adet canım arkadaşım olmasa, kimin yanında yer bulur ne yapardım bilmiyorum. Çünkü bütün bu geliş gidişlerde tahmin edersiniz ki şehrin kalınabilecek 2 yeri olan Öğretmen ve Polis evlerinin her odasını ezberlemiştik. Sonuç olarak çok şanslıydım ki o evde kalan arkadaşım başka bir arkadaşımızla beni evine kabul etti. 4 kız arkadaş okula çok yakın bir evde kaldık. Böylece Ankara'daki evimin kirası ile birlikte 4 ay çift kira ödemek ve her hafta sonu Osmaniye'de kimse kalmadığı, herkes ailesinin yanına gittiği için (tek başına orada kalmak 50 derece sıcakta korkunç oluyordu) her hafta sonu Ankara'ya verilen yol paraları kervanına ben de katılmış ve aldığım ilk maaşları Hansel ile Gratel gibi Ankara-Omaniye otobanına saça saça yol alıyordum. Bana, kendime daha çok "Das Experiment" türü bile isteye korkunç ama deneysel bir süreç yaşatıyormuşum gibi geliyordu.

Bunu şu yüzden yazıyorum; bugün hala kısa süreli gidiş gelişlerimizde herkes o kadar doğal karşılıyor ki bu durumu..."Git 2 ay kal sonra buraya gel!" "Ne kadar beklersiniz bilmiyoruz!" "35'iniz çıkınca gidersiniz!" gibi okullar ve Yök tarafından ağaç kabuğundan çıkmışız, ailemiz, birlikte yaşadığımız insanlar, başka sorumluluklarımız yokmuş ve kısa ya da uzun vadeli bu yer değiştirmeler ışınlanmayla yapılan dünyanın en kolay şeyiymiş gibi davranılıyor. Bilinsin ki hem maddi hem manevi hiç kolay olmuyor. Ev kapatıyorsun, ev açıyorsun, kamyon ayarlıyorsun, suyu elektiriği kapattırıyorsun, sonra gittiğin yerde yeniden açtırıyorsun, şehir değiştiriyorsun, insan olduğun için yani etten kemikten nihayetinde, robot gibi gittiğin her yerde kaldığın yerden devam edemiyorsun. İklim farklı, yeni şehrin düzeni farklı, insanları, havası, kuşu, böceği farklı. Cep telefonları bile her yerden çekmiyor kardeşim, bu alışma psikolojisi o kadar ağır ki...Misal ben her Osmaniye'ye gidiş gelişten sonra sağlam bir hastalık geçiriyorum, grip mrip ne olursa artık!

O yüzden gidilen küçük üniverstelerde daha kapıdan girerken üzerinize yapışan " hmm bu ÖYP'li, bak şimdi bu devletin kaynaklarını kullanır kullanır bir daha da geri dönmez" bakışını hemen hissedersiniz! Gerisi de gelir: "O zaman buna dünyayı dar edelim, mesela hiç güvenmeyelim, senet filan imzalatalım, 35 verelim, sonra bazen de vermeyelim, o isterse vermeyelim, istemezse zorla verelim, almak istemezse gelsin burada otursun canım nereye gidiyor, ha daha burada bölüm kurulmamış olabilir, tezini burada çalışmaya ortam müsait olmaya da bilir çünkü şu an o bölümün kadrosunda bir tek çaycı var, ama olsun!"
"E o zaman soruyorum : Pişt ÖYPli bana bak kalacak mısın burda?"
"Merhaba hocam ama önce bir tanışsaydık, siz filan filan hoca olmalısınız,  ben de filan bölümün ÖYP'li araştırma görevlisi ismimmm...!
"Sen şimdi onu bırak da, dönecek misin bu okula geri onu söyle! Bak 35 veriyoruz 6 yıl sonra dönecek misin hım? Dönecek misin?"
"Şimdi bildiğim kadarıyla bir sözleşme imzaladık, bunun için nasıl dönmeyeceğim ki?
"Dönmeyeceğim mi dedin sen? Aha Rektörüüm! Rektörüüüüm! Bakar mısınız bu ÖYP'li dönmiycem diyor, valla dedi!
"Yok hocam dönücem niye dönmeyeyim ki anlamadım?
"Pek emin değilsin sanki? Çok gördük biz böylelerini, gidersiniz gelmezsiniz!"
" Hocam gelicem diyorum ya allah allahh!"
" 6 yıl hımm? 6 yıl biteceeek sen döneceksiinnnnn?!"
" Hocam dönücem şuanki planım o ama ne bileyim 6 yıl bu, yani belki de ölürüm dönemem ne bileyim!"
" Aha rektörüümmm ölürüm de dönmem diyor bu arkadaş duydunuz muu?"

Bu diyalog böyle uzar gider ama emin olun buna benzer şekilde...Ne yazıktır ki sizin kim olduğunuz, bundan önce ne yaptığınız, akademik olarak nasıl bir donanıma sahip olduğunuz, hele de alan dışındaysa karşınızdaki için sizin ne ürettiğiniz, nasıl bir insan olduğunuzun hiç bir önemi yoktur!...Hatta siz insan mısınız ya? Tek gerçek vardır : "6 yıl sonra Dönecek misin?"

Şunu anlıyorum,belli ki bu üniversitelerin kalplerini çok kıranlar olmuş. Söz verip gerçekten gelmeyenler, bir mektup gibi, bu sevgiye aç küçük üniversiteleri buruşturup atan vicdansız kimselere cıss! Anlıyorum bu paranoya karışılıklı bir "babana bile güvenme" algısına dönüşmüş. Ama daha isim bile sormadan, üste yapışan eski sevgili gibi "dön bana dön bana!"diye bozuk plağa bağlamak karşıdakini müthiş rahatsız eden ve güvensizliği de bulaştıran bir davranış biçimi canım üniversiteler! Yapmayın etmeyin. Tanışalım görüşelim, birbirimizi öğrenmeye sevmeye çalışalım. Bu kadar paranoyaya gerek yok, zaten bu insanlar af buyrun işemeye bile sizden habersiz gidemesinler diye gerekli önlemleri alıyorsunuz. Ne yapalım "vallahi gelicem iki gözüm önüme aksın, kargalar gözümü oysun", diye sözleşme haricinde bir de sözlü olarak mı beyanda bulunayım? Onu da bulunayım tamam, ama sizde bir huzur verin şu insanlara yüksek öğrenimlerini bitirene kadar ne olur ya! 

Tabi tek sorunlu ilişkiyi yaratan bağlı olduğumuz okullar değildi. Hani yazının başında film benzetmesi yapmıştım ya ÖYP için, işte o filmde bir gece ekran karardı. Zaten öncesinde de güçlükleri olan, karşılıklı güvensiz bir mecrayken tüm ÖYPliler bir gecede 50d ye (bilmeyenler için söylüyorum daimi 33a kadrosundan 50d geçici kadrosuna, doktora bitiminde işsiz kalmak üzere) geçirildiler. Zaten sonrasını inanın yakalayabilen veya anlayabilen yok. O saatten sonra komedi unsurları olan ama esasen dram ağırlıklı bu filmimiz, korku-gerilim- gizem ve bilim kurgu karışımına dönüştü. Bir sene sonumuzu bilmeden bekledik. Bir sene sonunda Yök her bir haklarımızı hukuklarımızı bağlı olduğumuz okullara verdiğini duyurarak haklı haksız her tür uygulamanın önünü açtı. Okullar da "Yök ne derse onu yaparız" diyerek Yök'ün ağzından esasen kayda değer bir kural çıkmamasına rağmen her duyduklarını "Aman ağzımızın tadı bozulmasın Alirıza Bey!" diyerek uyguladılar. Neticede önce farklı okullarda farklı uygulamalar oldu. Sonra deneye yanıla aynı şeyleri yapmaya başladılar. O arada sen kanser mi olmuşsun, kafayı yiyip evini çöp eve mi çevirmişsin, balkondan mı işiyomussun filan bunların ne Yök ne de okullar tarafından hiç bir önemi yök pardon yok! Kendini benzin dök yak istersen ama onu da yapamazsın mazot çok pahalı. Neyse bunu da bildikleri için kafaya göre (yani onlara sorarsan tabi ki bir takım kurallar uyguluyorlar) yarı sayıda insan gerisin geri 33a kadrosuna geçirildi, diğer yarısı ise 50d de bırakıldı. Bu olurken kimseye "ne yapmak istediği" sorulmadı. Sorulsa da cevap dikkate alınmadı. Daha önce geri döneceğimize dair imzaladığımız senetlerin akıbeti kaosa dönüştü. Şuanda değme hukukçu gelse işin içinden çıkamaz. Önce 50dli olduğumuz için bu senetlerin iptal edildiği söylenmişti ama sonra o süreçte yeniden diyelim yüksek lisansını bitirip doktoraya başlayan arkadaşlara yeni senetler düzenlendi. Madem eskiler geçersiz ve zaten 50dlilerdi neden yeniden senet imzalatıldı? Bu arada ben de dahil olmak üzere 33a ya geçirilen herkes yeniden işe alınmış muamelesi yapıldığı için kadrosunun geçişi yapılmak üzere okullara geri çağrıldı. Bunun için öğrenim gördüğümüz okullardan ilişik kesip, maaş aldığın banka, kurum kimliğin, kütüphane üyeliğin, ÖYP ödeneğiyle aldığın şeylerin iadesi gibi mesela benim için 3 gün süren bir süreç yaşandı. Bu da çok kolay gibi söyleniveren bir konu bunu da ayrıca belirtmek isterim. Neyse ilişik kestin ama konuyu kısa kesemedin arkadaşım! Çünkü kadronu çok güzel eski yerine aldırttın ama peki henüz devam eden doktora eğitimin ne olacak? Hele de geri gittiğin okulda bunu destekleyecek altyapı yoksa seni tekrar öğrenim gördüğün okula geçici görevlendirme olan 35 ya da kısa görevlendirme 39 verip yollamalılar. Canım YÖK bu konudaki mağduriyetler için açıklama yapmış: "verin kardeşim şu insanların 35 ini" demiş, "yokuşa sürmeyin!"

Bu sefer başka bir kaos, okullar isteyen istemeyen ,ihtiyacı olan olmayan herkese zorla 35 vermeye kalktı. Ben şahsen önce ilişiğimi kesip sonra tekrar 39 ile eğitim gördüğüm bu üniversiteye geri geldim, 35 istemedim çünkü doktorayı bitirmem için sadece 6 -9 aya ihtiyacım var. Zaten bitince bağlı olduğum okula döneceğim. Ama bildik o sorular soruldu: "Dönecek miydim, dönersem ıslık çalacak mıydım,...? 35 istedim şüphelenildi dönmem diye, 39 verildi, 39 istedim 35 diretildi. Şimdi üstelik tekrar 33a lı olduk diye eski senetlerin geçerli olduğunu söylediler, dahası 35 yapmaya zorunlu tutup bir senet de bunun için hanemize yazacaklarmış, kulaklara öyle geldi bilmiyorum.

Şimdi öğrenim gördüğüm okulda, pek yakında bir sergim olmasına, ve hali hazırda aralıksız çalışmam gereken bir doktora tezi bulunmasına rağmen ne kadar vakittir bu saydığım şeylerle uğraştığımı inanın bilmiyorum. Tek bildiğim bu şartlar altında bilim de sanat da yapmanın kolay olmadığı, olamayacağı! Hepimiz aynı gemideyiz, bu kadar zor olmamalı. Bir işi sevmek , onu icra etmek istemek bu kadar burundan getirilmemeli! Genç ve enerjisini daha faydalı işlere harcayabilecek güçlü bir potansiyel olan, yani bu kadar ÖYPli insan bu kadar kolay harcanmamalı!

Daha yüzlerce şey de var ama say say bitmez. Şimdi öğrenim gördüğümüz okullarda her gün ÖYPli arkadaşlarımla belirsizliklere doğru vedalaşıyoruz. Bir gün birimiz gidiyor, öteki gün diğerimiz geri geliyor, 33, 35, 39 sayılar havalarda uçuşuyor. Anlamıyoruz artık, anlayamıyoruz. Annemin "damdan düşen gelsin yanıma" lafı vardır, o laftaki gibi sadece birbirimizin hislerini biliyoruz. Diğer herkes mel mel bakarken o kişi için yer değiştirmek, hayata dair plan yapamamak, ilişik kesme serüveni, her şeyi planlamak zorunluluğu ve her şeyi düşünmeye çalışmaktan yanan beyin ne demektir iyi biliyoruz.

Şimdi bütün bu anlattıklarımı unutun,çünkü biliyorum hem hiç bir şey anlamadınız hem de ÖYP'li değilseniz bu bilgiler hiç bir işinize yaramayacak. Sadece siz de bütün bu süreçte neler hissetmiş olabileceğimizi ve kırk parçaya bölünmüş yama işi bir hayatın insan ruhunda açabileceği yaraları tahmin edin yeter. Bu zamanda bu süreçte 15bin ÖYP'li akademisyen bilim insanı, sanatçı adayı insan yama işi hayatlar yaşadı!

8 Aralık 2017 Cuma

DİPNOT


Yazı falan yazacak gücüm kalmadı artık. Yemin ederim bu tez işi bütün yaşam enerjimi aldı ve arkasına bakmadan gitti . Tam bloğa birşey yazayım diye oturuyorum, bütün cümlelerim iğrenç genellemelere, "mıştır", "muştur"lara kayıyor. Kendimi alıntı yaparken daha da kötüsü kendimden alıntı yaparken yakalıyorum. Omuzlarımdan silkiyorum sonra kendimi " Marks mısın Engels misin kızım havan kime gerzek diye bozuyorum!" O kadar da kötü davranmıyorum sonra hemen barışıyoruz. Sayfa sonuna dipnot düşesim geliyor. Dipteyim nottayım depresyondayım yazıyorum dipnota. Bence bir ülkeyi içten çökertmek istiyorlarsa nüfusun çoğuna kısıtlı bir süre verip, işten atmakla tehdit edip, tez yazmaya zorunlu bırakmalılar, "ki sanırım öyle yapıyorlar"! Çünkü kafalar baya bilmediğimiz yerlerde şuan...Gidiyor yani, astral seyahat!... Kafa bedava uçak bileti kazanmış da vücudun bundan haberi yok gibi...Mesela ayaklar maldivlerde dondurma yiyor, beyne ise
eskimolar karla Ahu Tuğba masajı yapıyor!

Amma da şikayet ettim bee! Biliyorum biliyorum yalnız değilim genç nüfusun hatrı sayılır bir kısmı çeşitli sebeplerden tez yazıyor (aha keşke bu konuda bir tez yazsaydım). Büyütecek bişey yok. Mesela başka bir sürü üzülecek - sevinecek şey oluyor memlekette ki daha çok üzülecek şey oluyor maalesef. Neyse beyin kuzey kutbundan dönsün bir ara tekrar üstünden geçicem onların, şimdilik sarı fosforluyla altlarını çizdim. Şey yapıcam, bir sevineceğim üç üzüleceğim var ilerdeki sayfalarda...Şey yapmak deyince, çok da şey yapmayın o zaman, iyi geceler... 

24 Haziran 2017 Cumartesi

KALP

Ne ince bir ölüm! Kalp!
Hassas kalbi durmuş. Kalbi durmuş!
Dinlemişliğim var benim o kalbi!
Bana söyledikleri var söylemedikleri var. Söyleyemedikleri var!
İçi boş uzun kaslar yumağıymış kalp, nasıl duruyor, ne durduruyor hiç anlamadım!
Senin gibi koca yürekli bir adam için kolestrolden fazlası olmalı!

Dünya başıma geçti Barış! Dünya başımdan aşağı geçti!
Bazı acılar tarif edilemiyormuş, ilk kez anlıyorum.
Belki cezalı bir çocuk gibi 10 sayfa "dünya başıma geçti" yazsam ancak idrak ederim.
Belki yıllarca yazsam yine de anlayamam. Bilmiyorum...

Ama buralardan bir Barış geçti demek daha işime gelir. İyi ki geçti.
Bu dünyaya ait olmadığını zaten biliyorduk, keşke bu gerçeği hiç ispata girişmeseydin.

Ne diyeyim..Nevi şahsına münhasır adamdı.
Takı severdi, mesela kırmızı rengi severdi.
Sürpriz yapmayı severdi, şaka yapmayı severdi.
Herhangi bir adamın sevmeyeceği pek çok şeyi severdi.
Ben kandırmalı şakalardan, sürprizlerden nefret ederim.
Halden de anlardı, bana pek yapmazdı.
"İnadından allah bütün insanlığı korusun" derdi bana.
İnatçı ve dik başlı oluşumla çok dalga geçerdi.
Görüntümüz ve kişiliklerimizin tezatlığıyla ilgili bir sürü şey söyler gülerdik.
O, kaya gibi görünen içi yumuşacık bir adamdı, ben ise onun deyimiyle kedi görünümlü "çıta",ya da "panter" gibi bir şeydim. Yani kedi sülalesinden olduğum kesindi!

Öyle pek sosyal medya filan sevmezdi. "Saçma sapan bişey" derdi. Mektup yazardık biz. Erzurum'dan kış kokulu mektupları gelirdi. Öyle ciddiye almazdı ki sosyal medyayı, Facebook'ta doğum tarihi Haziran 78, yazılıydı. Aslında Ekim 75 doğumlu olduğu için , neden böyle yazdığını sordum. "Ya Haziran'da durduk yere doğum günümü kutluyorlar, mutlu oluyorum" demişti.

Bu Haziran pek mutluluk vermedi...Belki de çok uzun zamandır düşünmediğim bir sürü anı, tüm ayrıntılarıyla karşımda şimdi. Hayat be Barış! Hayat ve ölüm kendini bir şekilde hissettirdiğinde insanın üzerindeki tüm fazlalıklar yok oluveriyor. Ben de attım tüm fazlalıkları, olanları, olmayanları, sevdiğim sevmediğim, mutlu mutsuz her şeyi, geriye şu kaldı : Her neredeysen çok mutlu ol! Adın gibi huzurlu ol! Ve bu kalpten bir Barış geçti!



23 Mayıs 2017 Salı

SARDUNYA

Evdeki aletler sinirlerim gibi teker teker bozuluyordu. Çamaşır makinem iki mevsimde bir yıkadığım beyaz asıllı gri perdelerimi yıkarken bana postayı koymuş, buzdolabım ise alıp başını giden kilolarım için tavanından sebzeliklere doğru şıp şıp ağlıyordu. Ben ağlamıyordum. Tuhaf bir tik geliştirmiştim, sıkıldıkça buzdolabının kapısını açıp damlaları sayıyordum. Şıp! 68! Şıp! 69! Baktım olmayacak, azıcık yaşama bağlanayım bari diye balkonuma çiçek diktim; biri beyaz biri kırmızı iki çardak gülü ve bir sıklamen sardunya. Maşallah dediğim üç gün yaşadığı için güller haftasına soldu. Ayrıca hava da Mayıs görünümlü Aralık'a döndüğü için çiçeklerin bana "durdun durdun kış günü bizi niye diktin?" diye titreyerek baktıklarını hissettim. Mevsimleri karıştırmışlardı haklı olarak. Ama sardunya onlara benzemedi işte!Bir sarıldı bir tutundu rüzgara, yağmura, saksıya, pencerenin demirlerine, ziyaretine gelen kediye, bugünlerde sürekli dışarı hava üfleyip duran bana, su vermeyi unuttuğum günlere, su vermeyi unuttuğum günler yüzünden aniden üzerine aşırı serptiğim suya, hemen sağındaki çam ağacına, sadece öğlene kadar bahçemize uğrayan güneşe...Tutundu da tutundu!

Ben tutunmadım! Canımı sıkan bir sürü şey vardı. Çünkü bir sürü can sıkıcı şey vardı. Mesela yolda yürürken yerde, üzerinde ismim yazılı olan bir tez bulmak istiyordum. Sabah işe giderken çantamın asılı bulunduğu askıda konsantrasyonumun da asılı bulunmasını hayal ediyordum. El yapımı elektrik motoru gibi zar zor bir araya getirdiğim konsantrasyonumu kısa kesen bütün her şeye de dünyadaki en büyük düşmanımmış gibi davranıyordum. Biri saati sorsa" git burdaaaan!!" diye bağırasım geliyordu. Sahip olduğum bütün roller hayalimde bir birine kafa göz dalıyordu. Evlat olan ben, kardeş olan benim saçını çekiyor, arkadaş olan ben bir diğer bana nanik yapıyor, hoca gibimsi ve öğrenci gibimsi olan iki ben ise halay çekiyordu. Bir de distopya vardı,o zaten hep fondaydı hiç değişmiyordu. Neyse işte ben tutunmadım hiç birşeye! Ama o sardunyanın, o sıklamen sardunyanın bana, hayata, bir avuç saksı toprağına olan inadı da acayip hoşuma gidiyordu.
 

31 Aralık 2016 Cumartesi

BİLMEM Kİ YENİ YILA NE SÖYLESEM

Bilmem ki ne söylesem...Bir kaç senedir çok seyahat etmek istemiştim, gerçek oldu bu yıl bu dileğim. En çok da Atina'da bulunmak istemiştim dünya gözüyle, Acropolis ile çok bakıştık karşılıklı. Olanı olduğu gibi kabullenmeyi öğrendim ondan, bilmem kaç yüz yıllık Acropolis'ten daha iyi bilecek değilim ya...Bolca çizmek istedim, sanki kayıt altına almak istedim işte önemsiz hayatımı ne bileyim. Kendimi kaybetmiyim diye, ya da kaybedip kaybedip bulayım bir yerlerde diye. Bir sürü çizim defterim oldu. Müzelerin suyunu çıkardım, çifter çifter gittim kimisine. Pek çok açıdan müzeliğim zaten, en iyi orada hissetmem ondan belki...:) Ama işte dilekler bedelsiz gerçekleşmiyor. Kızları çok özledim. Üçüne birden sarılasım var. Küçük adamım Özgür'üm burnumda tüttü. Esra'yla yeşil kanepeme sohbetlerimiz...Annesiyle birlikte Ayşe Bilge, o da elimize doğdu nihayet :) Hüsüt, Esot, Nilaytoşum'u unutur muyum...Ablam, ailem onlar ne kadar özlenir zaten bilirsiniz...Babam watsup'tan selfie göndermeyi öğrendi :) Ben ondan her telefonda daha çok bilgelik. Bir de normalde inanın inanmayın ama anne duası diye bir şey var, benim inandığım tek şey belki de. Daha bir dolu şey işte!

Aslında yeni insanlar tanımayı sevmem, tutucuyumdur baya hayatımdaki insanlar konusunda. Yolculuk edeceksen yoluna çıkanları da kabullenmeyi öğreniyorsun. Şimdi çok mutluyum hepsini de tanıdığıma. Dostluk var, aşk var sanki hala, bulabilir yani insanı beklemediği bir anda bir yerlerde. Düşünmek yerine yaşamayı da öğrendim sanırım biraz, daha doğrusu az düşünüp çok yaşamayı...Bir de kimse ölmesin herkes mutlu olsun istemiştim, her yılki gibi geçen yıl da...Bilmem ki yaşamın bir bildiği mi var, bazen kendisine küfretsem de yine de anlamaya çalışıyorum onu. Ama bıkmadan bu yıl da diliyorum herkesin mutluluğunu...Yani demem o ki "bu hayattaki mutluluğunu" hiç geç kalmadan hiç erkenmiş gibi hissetmeden.

Bilmem ki ne söylesem, çok saçma gibi gelebilir ama hepinizi seviyorum.

( Resimde görülen bir çocukluk anısı daha çok, babamın bizi eğlendirmek için Noel Baba olup "Ham hum şaralop!" dediği günlerin anısına...Bir yerde çocuklar eğleniyorsa, mutluysa o yapılan doğrudur, neyi istiyorsak onu kutlamamız dileğiyle, en acilinden çocukların mutluluğunu mesela...)

5 Aralık 2016 Pazartesi

İ-Yİ-GE-CE-LER

Hayata karşı gereksiz coşkulanmamın bilmem kaçıncı yılıydı. Gülünecekse en çok ben gülüyor, ağlanacaksa en çok ben ağlıyordum. "Nobel Lirik Ödülü" diye bir şey olsa eminim "yalnız ve güzel ama fabrika ayarlarına acilen dönmesi gereken ülkem" adına kesin ben alırdım. Peki fabrika ayarlarına dönmesi gereken sadece canım ülkem miydi? Bir hatalı üretim olarak bıkmıştım artık kendimden. Yapılacak onca şey varken kendimi sürekli hayal kurarken yakalıyordum. Hiç "şu ana" odaklanamamak ne demektir bilir misiniz?! Geçmişin yüzüne bakmamak, şimdiki anı yalapşap geçip, yaldır yaldır olmayan geleceğe dair saçma sapan....!!! Töbe, bak gene sinirlendim!

Neyse dün aldım kendimi karşıma konuştum. Nerden geliyo dedim bu gereksiz cesaret, herşeye tuzluk elinde koşuşun? Öyle deyince biraz bozuldu bu tabi bana. Ama bozuldum diye kesmedim konuşmayı, üstüne gittim sırıtığın! Biraz da umut etmeyiver dedim, hayal kuruyosun da noluyo, hani sanki hayal gücü genişliğinden infilak ediyosun da bişey mi ürettiğin var?! Gereksiz neşelenmene de ayrı uyuz oluyorum! "Gerçekçi!" bak ağzımı oku "GER-ÇEK-Çİ" ol diye ağzımı yüzümü gere gere konuştum. Hayır anlamıyor çünkü! Mesela selam vereceksin kolun çıkıyo el sallamaktan, normal ol azcık ölçülü ol. Aman neyse işte bi ton konuştum bununla. Az canı sıkılır gibi oldu. Gene yeni bir şeye cesaret etmişti azcık onu sorgular gibi oldu filan...Aynada boyuna posuna baktı, "zaten bu boya posa bu cesaret harbiden çok gereksiz" dedi içinden duydum. Kabullendi sonunda gitti yattı. Bir süre sonra perdenin açık kalan küçücük bölümünden sızan ay ışığıyla uyanmış olan beni, "yıldız kaysa şu açık kalan 4mm karelik yerden ne güzel dilek tutarım derken" yakalamayayım mı! Bu ne yaşam sevinciymiş beaaa kardeşiieeemmm!! Söyleyecek bir şey bulamadım " Höööööööhhh! dedim.
Dudaklarımı oku "İ- Yİ- GE-CE-LER!  

23 Kasım 2016 Çarşamba

DÜNYAYA MEKTUP

Merhaba dünya,

Nasılsın? Beni sorarsan hiiiiçç...Ölüm iyisi gibi biraz...Çıkıştan önceki son bir kaç mutluluk gibi...
Öyle bakma, hiç inancım kalmadı sana. Hoş zaten yoktu. Halim itten beter ama yine de keyfim paşada yok diyeyim kısaca. Duruyorum. Evet itinayla duruyorum. Bir B planım kesinlikle yok. Hatta A'nın olduğundan bile şüpheliyim. Böyle her şey senin dışında gelişir ya, hani mutfakta bir kaç şeyin birbirine çarpıp kırılması gibi. Bakakalırsın yalnızca. Ha işte öyle bakıyorum senin işlerine...Hatta bir sinir gülmesi geliyor bazen, herkesin telaş içinde olduğu esasen belki benim de mücadelenin içinde olmam gereken şeylere bile bıyık altından gülüyorum. Biraz daha uzağa gidebilsem karnımı tutarak kahkaha bile atacağım neredeyse.

Bu arada söyleyeyim nereye gidersen git, kendinden uzağa gidemediğin için çok da mühim bi halt olmuyo öyle hayatında. Ama çok güzel başkalarının hayatlarıyla da tanışmak. Geldiğimden beri gözlem yapıyorum insan denen yaratığın davranışları netice olarak aynı. Valla bak. Çocuklar, ergenler, karı-kocalar ve yaşlılar dünyanın neresine gidersen git aynı şekilde davranıyorlar bence. Çocuklar başına buyruk ve korkusuz, ergenler gürültücü ve salak, karı-kocalar mutsuz, yaşlılar da bilgeler.

Neyse dünya, bir kaç iyi insan, birkaç mutlu an dışında hiç umrumda değilsin. Yaşamın evrenselliğine saygı duyuyorum sadece o kadar! Ama sana bazen pek duymuyorum sanki! Görüşürüz...



1 Aralık 2015 Salı

KAFE'DE...

Şöyle büyüğünden bir hamburger istedi kadın. Yanında elma dilimli patatesi ve salatası olan...
Patlıcan yatağında sebze istedi adam. Çatalıyla bıçağını her defasında dikkatle tabağına dayayarak yedi. Kadın iştahla hamburgerini ısırıyordu. Hiç konuşmadılar. Çatalla bıçağın ve hamburger ısırığının arasından bir ara göz göze geldiler. "Senin hakkında hiç bir şeyi merak etmiyorum" dedi, adam gözleriyle kadına.
"Senin hakkında merak ettiğim hiç bir şey kalmadı"dedi, kadın gözleriyle adama.
"Karşısında oturan insan hakkında hiç bir şeyi merak etmemek ne fena bir şey" dedim ben. Yan masadaydım...

***

- Onun gözlerine bakamıyorum! dedi başka masada bir kadın.
- Neden? diye sordu arkadaşı olan diğer kadın.
- Beni içine çekiyor gözleri de ondan, dedi kadın.
- Öyle güzel yani? dedi arkadaşı olan kadın.
- Öyle güzel! dedi kadın.
- Köşede oturanların çayını yazmış mıydın? diye sordu o sırada kapıda dikilen uzun boylu garsona kısa boylu olanı.
- Yo, sen yazmamış mıydın? diye cevap verdi öteki.
- Yazmadım ben de ya, çoktan gittiler, hay allah! dedi kısa boylu garson çocuk. "Şimdi önemli böyle şeyler ama kendi yerimi açınca o kadar önemsemem unutulan çayı" diye devam etti.
- Kendisine de söyledim dedi arkadaşına o sırada başka masadaki kadın.
- Ne dedin? dedi arkadaşı olan kadın.
- Babama da söyledim dedi kısa boylu garson çocuk.
- Ne dedin? dedi uzun boylu olanı.
-  İçine çekiliyorum gözlerinin bakınca dedim, dedi masadaki kadın.
- Kendi yerim olunca dedim, dedi kısa boylu olan garson çocuk.
- Gerçek olamayacak kadar güzel, dedi masada oturan kadın.
- Gerçek olamayacak kadar güzel, dedi kısa boylu garson çocuk.

Gerçek olamayacak kadar güzel olan hayaller asılı kaldı bir kafenin kahve kokulu tavanında!

28 Ekim 2015 Çarşamba

BIRAKIN GENÇLER OYNASIN



Esma Burcu Sereli, İstanbul Art News, Mart 2015

Büyütmek için yazının üzerine iki kez tıklayınız, iyi okumalar...

14 Ekim 2015 Çarşamba

...

Ben niye ölmedim, bilmiyorum...Üzüntüden ölür müyüm diye bekledim en azından...Hiç bir şey olmadı...Hayat devam ediyordu...Hayat devam e...Hayat dev... Hay! Hay ben o hayatın ta...
Küfrediyordum ama içim hiç rahatlamıyordu. Öte yandan gerçekten hayatın tüm çiğliği ile devam etmesi müthiş sinir bozucuydu. Durması en azından biraz duraksaması gerekmez miydi ya da şoka giren her bünye gibi biraz boş bakması? Oysa sempozyum için gelen misafirlerimiz vardı okulda ve aralarından yalnızca biri gelişini iptal etmişti. Sabah koridorda herhangi biri "çay var mı ya?" diye soruyordu, "sanatçıların sunumları var katılmıyor musun?" Çin'den gelen "Shu Sanath Chı"ya çok teşekkür ederiz. Şak şak şak!

Öğleden sonra rektör toplantı yaptı. Bütçeler, planlar, kadrolar...Hocalardan birisi "artık ÖYPli araştırma görevlileri gelmeyecek ama ÖYP'lileri çok seviyoruz" dedi. Aklımda kalan tek cümle bu oldu toplantıdan...Çünkü hiç inanmadım. Kimse kimseyi sevmiyordu ki, bir üniversite kendisine yök tarafından dayatılarak gönderildiğini düşündüğü araştırma görevlisinin de aşağısı (bu onlara göre tabi), iki de bir de "ÖYEPE'li ÖYEPE'li" diye yaftalayıp durduğu bir takım insanları sevsin!? Üniversiteyle ilişkimiz askerlikte sürdürülen nişanlılık gibiydi. Bizi sevmeyen sevgilimiz gerçekleri söylemek için askerliğimizin bitmesini bekliyordu, bittiği gün yüzüğü kafamıza atıp, açılan yeni kadrolar için, yerimize yeni kafalar saymaya başlayacaktı bile...Gerçi bu okul benim gençlik sevgilim, ilk göz ağrım...Bir "Öğğ Yeeğğ Peeğğ"li olarak geri döndüğüm canım uzatmalım; işte böyle kafama yüzüğü fırlattığında ona iki çift lafım olacak: "Beni beni Bihteri'ni ? "!!!

Bölümlere dağıldık toplantıdan sonra...Sır hazırladık bir ara...Hiç bir yere sığmıyordum, müthiş bir şekilde yalnız kalmak ve kimseye bağlanmak istemiyorum bu ara... Ekmeği bile değişik değişik bakkallardan alıyorum. Yeni odamız çok güzel ama sanki hiç benim değil. Kızlar çok güzel düzenlediler. Gerçi bir ara beni de yapışkanlı kağıtla kaplayacaklar diye korkmadım değil...Onlar mutlu olsun istiyorum. Ama ben hiç değilim. Olmak da istemiyorum galiba...Ara ara çok eğlendiğim anlar oldu oysa, kahkaha bile attım. Sonra yine aynı derin hissizlik...Hiç bir şey hissetmediğim anlardan çok korkarım, nefret de olsa bir şey hissetmek iyidir. Ama hissetmiyorum...Yalnız kalmak istiyorum...

"İyi görünmüyorsun" dedi biri, "hasta mısın?" diye soran oldu..."Sen niye iyi görünüyorsun, neden hasta değilsin?" diyemedim. Susuyorum, sinirle aklımdaki her şeyi söyleyiverdiğim anların aksine sonsuza dek susmak istiyorum. Daha büyük acıları olan insanlara saygımdan,elimden hiç bir şey gelmediği için kendime sinirimden, hayat böyle döngüsünün keyfini hiç bozmadan devam edip durduğu için, günlük sıradan bayağı bütün dertlerimizin tiksintisiyle, delirmeyeyim diye susuyorum!

- Hocam sanatçılardan birinin kili bitti alayım mı avludan bir paket?
- Al al! Sen 100 kişi ölmemiş gibi kil taşı, o da 100 kişi ölmemiş gibi kilden ördek yapsın!

Sahi ben niye ölmedim bilmiyorum...
    

1 Ekim 2015 Perşembe

ŞANS


Biraz şanslıyım ben...Gittim Ege'de doğdum mesela...Deniz sesiyle büyüdüm...Çocukluk korkularımdan biri büyük bir tsunaminin evimizi alıp götüreceği idi...Ege'nin dar bir iç deniz olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Sonradan öğrendiysem de, hala rüyalarımda böyle sahneler görürüm. Aklıma tek gelen ölüm şekli boğulmaktı. Başka nasıl ölüneceğini düşünemiyordum. Yaşam denizden geliyordu madem, denize gitmeliydi.

Zaten daha çok yaşamaya odaklıydık. Daha önce de defalarca yazdığım gibi şahane insan; babam sayesindeydi bu. Evet o kadar şanslıydım ki, bir de üstüne üstlük harika bir ebeveynim vardı. Misal, ben mitolojiyle ve "Yunan Filozofları"yla ilk kez lisede ya da üniversitede tanışmadım. Bizim yaşadığımız yerde, gündelik hayatın içinde herhangi biriydi mesela Thales. Çünkü 5km. uzaktaki Güllübahçeli'ydi (Miletos) kendisi. Ve oradan okula gelen bir arkadaşımız henüz ortaokuldayken bir toplu mezar keşfetmişti . Bu çocuk her gün kolunun altında değişik bir "kuru kafa"yla okula gelirdi. Biz bu misafirlere isim takardık. Mesela "Bahattin" bir ortaokullu ergenin koltuğunun altında gide gele ortaokuldan mezun oldu gözümüzün önünde :) Yıllar sonra Ankara'da Yüksel caddesinde karşılaştığım bu arkadaşım Bilkent Arkeoloji'yi burslu kazandığını söylediğinde gülmemek için dudağımı ısırdım. Ama ifademden anladı ve bana : " evet Bahattin'in çok emeği oldu " dedi. :)

Hayatın içindeydi mitoloji çünkü babamın adı Homeros'un kökünden gelen "Ömer"di. Dedeleri Girit göçmeniydi ve hikaye anlatmayı çok severdi. Ben de maşallah hayal gücü geniş bir çocuktum, henüz okula gitmeden bir okul dolusu hayali arkadaşım ve bir hayali öğretmenim vardı. Bol keseden atıp tutuyordum ve babam bu hikayeleri gayet ciddiye alarak dinliyor, oysaki tek arkadaşı oyuncak bebeği "Nihan" olan son derece "yalnız" beni hiç bozmuyordu. Denizlerde geçen hikayeler hatırlıyorum, masallar, mitler...Farkında olmadan kim bilir hangi atamızın kulağımıza fısıldadığı İlyada'dan esintiler taşırdı kimi, kimi de full-orjinal baba uydurmasıydı. Küçük bir kız çocuğu için hepsi de müthişti.

Hayatın içindeydi mitoloji çünkü her gelen misafiri ilk gün Priene, Milet ve Didim'e götürür, Bafa Gölü kıyısında balık yemeden bırakmazdık. İkinci gün de Selçuk-Efes istikametine gidilir, Ortaklar'da çöp şiş yenirdi. Hangisini en çok sevdiğime hala karar veremem. Priene'in sütunlarını mı, Milet'deki agorayı mı, canım Efes'i mi, çöp şişi mi, balığı mı? Sanırım hepsini...Ama sanki yine de  Efes'in özel bir yeri vardır ben de...Niyeyse geçmiş hayatımda oralı olduğumu düşünürüm. Şimdilerde dağ ve taşlara sırtını dayamış bol otlu ve denizden epeyce uzak "Liman Caddesi" nde sandalların bağlı olduğunu hayal ederim. Dalgalar ayaklarımı yalar ve kesin saçımda sarı renkli hıdırellez çiçeği takılıdır, ne bileyim...:)

Bütün bu düşüncelere az önce televizyonda gördüğüm Emre Zeytinoğlu neden oldu. Kanal 360' ta Efes'teki Antik Tiyatro'nun merdivenlerine oturmuş, ihtimal program konuğu olan kişiye bir şeyler anlatıyordu. Kendisini görünce durdum, biraz izledim. Efes'in merdivenlerini tanırım. Şimdi gitsem aklıma kazıdığım işaretlerini, taşların yerini bile bulurum. 10 yaşında falandım, sanırım yıl 1989-90 falan olacak; orada o yaz ilk izlediğim konser; " Chris de Burgh" konseriydi. Sonra "Jethro Tull'i gördü bu gözler...Barış Manço'yu, Cem Karaca'yı...Bir de Sezen Aksu'nun Türkiye Konserleri diye bir turnesi olmuştu, onu hiç unutamam. Kürtçe, Lazca, Ermenice şarkılar söylemişti yine kendisine eşlik eden Kürt, Laz, Ermeni sanatçılarla birlikte. Ve o roman havası oynayan kırmızı eşarplı çocuk, lise çağında bir kızın hayallerinde dans etmeye devam ederken hiç utanmamıştı öyle güzel ayağını yere vurmaktan. Resmen benim "al yazmalım" olmuştu. Sevgi neydi? 17 yaşında sevgi; bir konserde çok iyi dans eden kırmızı eşarplı bir roman çocuktu :)            

Aslında ben, öyle kötüydüm ki son günlerde...Biri voltajımı kısmış, ışığım sönmüş gibiydi. Mutsuz bile değildim, anlamlı hiç bir şey düşünmüyordum günlerdir. Ne yapılacaksa onu yapıyordum. Rutin kelimesinin üstüne basıyordum, bastırarak altını çiziyordum, canını çıkartıyordum o rutinin...Daha fenası bundan zevk bile almaya başlamıştım. Buradan yürür giderim diye düşünüyordum, bir 35 yıl daha beni idare eder bu grilik. Günlük hayatımı günü gününe yaşar, her dakikasını banknotlar halinde hiç bir şey yapmadan günlük günlük harcarım.

Sonra işte hep Emre Zeytinoğlu yüzünden Efes'te buldum kendimi. Efes'in bendeki tarihine gittim. Hatırladım, hayal ettim, günlerdir ne diye mutsuzsam bu kez de salak gibi aniden mutlu oldum. Şanslı olduğum aklımdan çıkmış. 17 yıldır hiç aklıma gelmeyen o kırmızı eşarplı çocuğu, izlediğim konserleri, tiyatronun merdivenlerini, Homeros'u, ve benim Homeros'um, "hikayemin büyük bölümünün hem yazarı hem kahramanı" canım babamın anlattığı hikayeleri hatırlattığı için Emre Hoca'ya teşekkür mektubu yazmamak için kendimi zor tuttum. Ama o kadar da kendimi tutamadım işte oturdum bunları yazdım.

Hayat bazen tutukluk yapmış dikiş makinesi gibi sürekli aynı yeri pikelese de, pek çok şey için şanslıyım ben...

19 Haziran 2015 Cuma

EVDE

On beş senedir her yolculuğumda, Efes Harabeleri' nin oraya geldiğimizde Kuşadası'na az kaldı diye heyecanlanırım. Otobüs harabeleri geride bırakırken ağır ağır döner, tiyatronun bulunduğu küçük tepeye bakıp, görmüş geçirmiş bu taş harikası yapıya bir selam çakarım. Teras evlerin çatılarına güneş yansır, her defasında gözümle birlikte selamımı da alır böylece Efes! Kıvrılarak devam eden yol, tepenin son yamacını da döndüğünde bu kez deniz çıkar karşıma. Bu, denizle ilk karşılaşma anımızı da çok severim. Her defasında içimi bir mutluluk kaplar. Artık babamın beni karşılamasına az kalır ve birlikte kahvaltı yapacağımız mevsimin ilk taze sabahına...

Evde ilk işim yeni bir çiçek dikilmiş mi diye saksıları kontrol etmek olur. Babam anlatır: "Beyaz sardunyanın saksısını değiştirdim, asmayı da budadım, fark ettin mi?" Etmez miyim...Eve gelirken yoldan simit almış oluruz. Ankara simiti değil ama...Burada simitler yayvan ve yumuşak olur, bunun içindir ki ihtimal, adına "gevrek" denir. Yoksa sadece "Ege'de ona şu denir, buna bu denir" ukalalığından değil! Bahçedeki tek kadirşinas zeytin ağacının zeytinleri, taze çökelek dökülmüş domates söğüş, nam-ı diğer "çingen pilavı" ve taze çay eşliğinde sırasıyla komşularımızı sormaya başlarım. Babam benim geldiğim ilk sabah gayr-ı ihtiyari masadaki yerini bana verir ve denize doğru oturmamı sağlar. Denizi seyretmeyi özlediğimi bilir. Aslında onu daha çok özlemiş olurum, bunu da bilir mi bilmem...

Daha kahvaltıdan akşam yemeğindeki rakıyı balığı konuşuruz. Kirazlı Köyü'ndeki keşkekçi ve mutlaka Söke Pidesi planlarımıza dahil edilir. Her gün sabah erken kalkıp yürüyeceğimize ve denize gireceğimize "baba-kız" sözü verilir. Babamın "alışmasınlar yemek verme, bahçeye 30 tane yavru geliyo sonra!" diye güya beni uyarıp sonra bizzat kendisinin sokağın köşesine bıraktığı yemeğe çoktan alışmış olan kedicikler bana hoşgeldine gelirler. Babam " heh heh keratalar" diye bıyık altından kedilerin "gözün aydın" mesajına karşılık verir.

Zaman yavaş akar. Haaattaaa baağğğzeeeenn bayaaa yaavvaaaşşşşlaaaarrr.
Levent Abi'nin küçük kızı bisikletle evin önünden her geçişinde "afiyet olsun" ya da "iyi günler" der. Karşı komşumuz Can Teyze bana her defasında "kilo vermişsin geçen yıl biraz topluydun" der. "Demek ki aslında her sene topluyum" diye düşünürüm o sırada içimden, yoksa o hesaba göre bir deri bir kemik kalmam gerekirdi:).Yine de eşiyle birlikte beni balkonlarında misafir  edip " şeker kız bu, şeker kızım benim diye severler" Yani kilomu bilmem de, aslında yaşım değişir ama Can Teyze'yle Haluk Amca'nın beni sevme biçimleri hiç değişmez. Böyle bazı şeylerin değişmemesi ne iyi gelir insana. Yan gözle babamın balkonda yalnız oturduğunu görünce, bir daha kahveye geleceğime Can Teyzeye söz verir, evin yolunu tutarım. Yolda çocukluktan kalma alışkanlıkla mazılara dokunurum yürürken, yine yeniden eve hoşgelirim!  

19 Ekim 2014 Pazar

CEZALI ÇOCUK

Sarışın bir çocuk vardı kapının önünde kardeşine küsen...Sarı kafasını kaşıyıp duruyordu. Saçları karıştıkça aklı daha çok karışıyordu. Kimse onun aslında kardeşine değil annesiyle babasına küs olduğunu bilmiyordu. Tek küsebildiği kadeşiydi madem o da daha çok, daha çok küsmeliydi ona. Hayat bazı çocuklar için ağırlaştırılmış müebbet gibiydi, görüş günleri avluda baba ile geçirilen...Havada nefis bir sonbahar güneşi asılıydı. Küçük kardeşin "unicorn" biçimli devasa balonuna neredeyse kuşlar değecekti. Çocuğun avlusundan gelip geçen kuşlar...Sarılmalar kucaklaşmalar oldu, onu zorla küçük kardeşe itmeler. Küçük kardeşi bacağına sarıldı, boyu oraya yetiyordu. Küçük kıza baktı, henüz çok küçük ve salaktı, gerçekte niye küssün ki ona...Keşke iki kardeşi barıştırdığından emin olan baba, arabasına atlayıp çekip gitmeden önce ona da sarılmayı akıl etseydi. Kendi kendine verdiği çocukluk müebbeti iyi hallerden azalırdı belki çocuğun...

- Hadi gidelim abi...
- Gidelim, balonunu düzgün tut patlatacaksın salak!
- Salak deme bana!
- Tamam hadi yürü...

Bu kez itişmeden evlerine girdiler...

9 Ekim 2014 Perşembe

BELKİ DE SEVERSİN...(Tanısan Seversin II)

İçi karanlığa gömülmüş tüm gölge insanlara...

Ben kimseden nefret edemedim çocukluğumdan beri...Babam sayesinde ihtimal...
Dünya üzerindeki her şeyi sever ve saygı duyar babam...Doğanın gizemli dengesine inanır, her şeyin bir varoluş nedeni olduğunu bilir...Bunalıma girsen mesela, bizim ağaçta yaşayan sincapları işaret eder eliyle : " Sincaplar bunalıma giriyor mu hiç? " der...Düşünürsün, biraz da gözlemeye başlarsın sincapları...Zaten ilgin sincapların ruhsal yapılarına kaydığı için bunalımın dağılır gider...Nefret edemem dedim ya, hadi diyelim hoşlanmasam da bir şeyden, o şey her neyse ya da kimse, en az benim kadar var olma hakkı olduğunu bilirim. Başka bir şeyin/kimsenin de benden hoşlanmama hakkı doğar böylece...Susar otururum.

Susmadığım şeyler de olur...Ukalalardan haz etmem mesela, açık sözlü davranmaya çalışırım böyle arkadaşlara karşı. Ufak tefek sevimli gibi duran bir kadından duydukları laflar karşısında, onlar da benim "sincapların psikolojik durumunu" düşünürkenki, olayın merkezinden uzaklaşma sürecini yaşayıp, biraz uzaklaşırlar ukalalıklarından...İyi olur oh! Bencillerden çekinirim bir de. Çünkü bencillik duygusu çocukluğumdan beri bana öğretilen "senden başkaları da var bu dünyada" bilgimle çelişir. Bir insanın böbür böbür sadece kendisiyle meşgul olmasını, sadece kendi çıkarlarına dokunulduğunda saldırganlaşmasını hiç anlayamam. Kibir beni çok korkutur. Kendimi sürekli yoklarım, sırf yetişkin olduğum için bir çocuğa, sırf insan ırkına mensubum diye bir hayvana, sırf o'yum sırf bu'yum diye ; o, bu, olmayana ne yaptığımı merak eder dururum. Merak ettiğim için daha az yanlış yaptığımı düşünüyorum :)

İşte hep bu sebeplerden ırkçılığı da anlayamam ben...Dünyanın bir yerinde doğduğum için böyleyim diyelim ki, zamanı geri alıp başka bir yerinde doğsam dünyanın, haliyle başka türlü olacağım. E kime hava yapayım ben? Neyi neyden üstün tutayım? Hangi özelliğimi hangi özelliğimle aşık attırayım? (Hatta paralel evrenlerden birinde inşallah Ukraynalıyımdır! :) ) Biliyorum kültür sadece olumlu öğelerin birikip aktarılmasıyla sınırlı bir kavram değil, düşmanlık da, hatta çıkar ilişkileri de kuşaktan kuşağa aktarılabilir. Ama sen 21.yy da yaşayan bir insan olarak sadece doğayı gözleyerek bile daha sağduyulu olabilirsin...Gerçi sende haklısın 21. yy'da gözlenip de ders alınacak doğayı da bırakmadın ama yine de kibrin ve ukalalığınla öfke saçacağına, tanımayı denesen olmaz mı? Belki de seversin...




18 Eylül 2014 Perşembe

CAMİLLE CLAUDEL

Ben bazen bu kadını düşünürüm ve 30 yıl akıl hastanesine hapsedilen yaratıcılığı için uçuk çıkarana kadar sıkılasım gelir...Sıkılırım...

Geçenlerde başka bir blogta, bir yazı okudum hakkında...Claudel'in zarafetine yaraşır bir naiflikte anlatılmıştı hayatı...Tam hakkında izlediğim filmleri düşünüp çok etkilenip, uzaklara dalacaktım ki, gözüm yazının altında paylaşılan yorumlara ilişti.

Tüm sanat sever amcalar, teyzeler belki de hocalar toplaşmış, bu genç ve yetenekli kadının Rodin ile kurduğu çalkantılı ilişki sebebiyle düştüğü duruma belli ki çok üzülmüş, ağız dolusu Rodin'e saydırmışlardı.

Okuduklarıma inanamadım. Adeta Rodin mahallemizde yaşayan çapkın ve hayli geçkin bir adamdı, Camille de komşumuzun körpecik kızı... "Allah cezasını versin o Rodin'in kadını ne hale getirdi" diyen de vardı, "gönlünü eğlendirdi eğlendirdi sonra eski karısına döndü, erkek milleti!" diye konuyu kendi deneyimlerine getiren de...Sanki yazının sonunda yazan kişi söyleyeceği sözü söyleyip gitmişti de, okuyan kişiler olarak biz, elimizde çekirdek ve ince belli çay bardakları ile Rodin ve Camille' nin ilişkisi hakkında (nereden biliyorsak artık) gerçeklikten uzak yorumlarla, sözüm ona çok entellektüel bir dedikodunun dibine vuruyorduk. Rodin'in sakalına tükürüyor, boyunu posunu deviriyorduk. Üstelik bunu Claudel'in yanında durduğumuzu zannederek, zararın büyüğünü yine ona vererek yapıyorduk. Claudel her halinden belli ki ,çok yaratıcı ve güçlü bir kadındı. Yaşadığı ilişkide de, sanat yaşamında da herşeyi göze almış, sonuçlarına ne kadar zor olsa da katlanmıştı. Arkasından yaratıcılığı ve sanat anlayışı yerine, böyle 5. sınıf sabah kuşağı programları gibi sadece ilişkisinin konuşulduğunu bilse belki de , şu fotoğraftan canlanıp :" Beni siz delirttiniz!" derdi.

Kendimizi işin magazin tarafına kaptırmıştık bir kere, bir kadına acımak bir erkeğe küfredip durmak daha tatlı geldiğinden, 19.yy'dan beri kadınlara ve erkeklere bakış açımızın değişmediğini fark edemiyorduk. Claudel'in akıl hastanesinde 30 yıl geçirmesine tek sebebin Rodin ile yaşadığı ilişki olmadığını kabul edemiyorduk. Bir kadına yaratma gücünü yakıştırmayan, onu sanatçı ve deha olarak görmeyip salt kadın olmasına odaklanan beyinlerin, tıpkı o zaman da şimdi ki gibi yaptığı acımasız tutumun 30 yıla mal olduğunu göremiyorduk.  

- Neden hiç kadın sanatçı ve bilim adamı yok yeaaa? diyenlere anti-klişe timi gelsin tokadı patlatsın istiyordum işte bu yüzden...
Evet Rodin ve Camille bir kadın ve bir erkekti. Ama daha önemlisi seven, acı çeken, mutlu olan, intikam alan, nefret eden, bildiğimiz "insan"dı. Daha da önemlisi, çok kıymetli iki sanatçıydı. Yaşadıkları ilişki yalnızca onları ilgilendirirdi. Ne olmuşsa olmuş Rodin'in heykellerine Camille'in cesareti, Camillle'inkilere de Rodin'in karmaşık duyguları yansımıştı. İki kişiden bir olmuşlardı. Böylelikle sanat tarihine aynı ruh halinden farklı farklı, eşi benzeri bulunmaz eserler katılmıştı.
30 yıl...Bir dehanın en verimli çağını akıl hastanesine hapseden esas nedenler üzerine hiç düşünmemek ne acıdır. Doktorunun ailesine defalarca mektup yazdığı, "kızınız deli değil, sadece ağır bir depresyon geçirmekte ve esasen ailesinin sevgisine ihtiyacı vardır, gelin kızınızı alın" dediği ama Camille'nin annesinin ve ablasının mektuplara cevap bile vermediği rivayet edilir. Bir kadını bir erkek pekala delirtebilir (tam tersi de olabilir) ama bir insanı 30 yıl akıl hastanesinde çürüten şey, 2 insan hakkında hala dedikodu yapan "iki yüzlü toplumun" ta kendisidir.
Camille'in tek suçu 19.yy'da kadın olması değildi kuşkusuz. Bir de üstüne, yaşadığı toplum içinde "diğerlerinden" farklıydı. Toplumlar "farklıları" da sevmezdi, çoğunlukla sanatçıları yerli yersiz över ama sanatçı kişisi kantarın topuzunu kaçırır da, toplum tarafından kabul görmeyecek herhangi birşey yaparsa ,bulduğu ilk fırsatta ümüğünü sıkıverirdi.Dikkatle dinleyin, Camille'in fotoğrafı konuşuyor:
- Ben çoğunuzdan iyi durumdayım, yüzüme uzun uzun bakın, heykellerime de...Ve şimdi olaysız dağılın...!

8 Eylül 2014 Pazartesi

KUTUP AYISI

Geçen yıl bu sıralar, Ankara'ya dönmek için can attığımız, Osmaniye-Ankara otobüsündeyiz. Tuğçe ve ben, hemen hemen her hafta Ankara'ya gelip gitmekten bitap düşmüş, biran önce yeni atandığımız görevimize Ankara'da başlayarak en azından uzun bir süre, bu şehirde kalıcı olmak istiyoruz. 16 yıldır yaşadığım Ankara normal şartlarda pek beğenmediğim bir yer iken, 4 aylık Osmaniye maceramdan sonra gözüme "Paris" gibi gözükmekte, neredeyse şehre varınca Melih başganın Kızılay'ın göbeğine diktiği kol saati şeklindeki "derin bir tasarıma sahip olan saat kulesi" ile fotoğraf çekilmeyi filan hayal ediyorum. Düşünün artık Osmaniye öyle bir yer !!! :)

Osmaniye'ye doğrudan giden herhangi bir otobüs firması yok. Demek istediğim Osmaniye'den geçen Antep'e ait çeşitli otobüs firmaları var onlarla seyahat edebiliyorsunuz. Bence harita üzerinde hala şehir olarak kabul edilen bir yer değil kendisi ama yine de bu konudaki ısrarcı tavrını beğeniyorum. İki katlı ve illa ki ikinci katı sıvasız tasarlanmış mimari tarzı, bu evlerin önüne park etmiş son model otomobilleri, şehrin dışındaki en ufak toprak parçasından bile fışkıran yeşilliğe inat (bkz. Çukurova !) ısrarla bozkır olarak bırakılmış şehir merkezi ve bu merkeze bilmem kaç metre kareye uçsuz bucaksız inşaa edilmiş valilik kompleksi ile il olmakta ısrarlı, şipşirin bir Anadolu şehri Osmaniye. (Valilik kompleksi derken valinin kompleksli oluşundan bahsetmiyorum yanlış anlaşılmasın, bir araya gelmiş binalar bütünü yani...) Kendimi her gidişimde Zeyniler Köyü'ne düşmüş Çalıkuşu gibi hissetmeme sebep olan bu şehre, işte büyük bir terbiyesizlik sonucu tekraren söylüyorum, doğrudan giden bir otobüs firması bulunmamaktadır. Eğer şanslıysanız bir Antep firması olan SEÇ , eğer değilseniz artık ülkemin kimbilir neresinden gelip de neresine gitmekte olan çeşitli firmalardan bir adet Osmaniye bileti bulmanız mümkün.

Neyse efendim biz o gün Tuğçe ile şanslıydık ve Seç'ten bilet bulmuştuk. Yaklaşık 8 saat süren yolculuğumuz sırasında , fıstığı, nar ekşisi, şalgamı ve kebabı ile ünlü olan bir yerden halkımın nelerle yolculuk yapabileceğini artık sizin hayal gücünüze bırakıyorum, ara ara sıcaktan bayılmamak, ara ara da şoförün sonuna kadar köklediği klima yüzünden Ağustos ortasında donarak ölmemek için bir birimize güç veriyorduk. Uykulu bir halde zaman zaman ısı değişikliği, çeşitli kokularla burun eşiğinin zorlanması ve gürültü gibi dış faktörlerle gözümü araladığımda, Tuğçe ile göz göze geliyor ve onun gözleriyle bana "sakin ol , bu inşallah 2 şehir arasındaki son yolculuğumuz dayan !" dediğini görüyor ve tekrar uyku haline geçip, Kızılay'daki devasa kol saati altında fotoğraf çekiliyordum.

Ön koltukta ise 3-4 yaşlarında küçük bir oğlan çocuğu, çocuklara özgü bir seyahat etme türü olan "yüzü arkadaki koltuklara dönük şekilde" seyahat ediyordu. Mola anlarını ya da biraz önce bahsettiğim gözlerimizi araladığımız kısa zamanları hiç kaçırmıyor, susmamaya yeminli gibi makineli tüfekten hallice konuşuyordu.

- Aaa otobis geçiyooooo, bu mavi bir otobis! Biraz önceki kıvmızığ bir otobisti. Ama bizim otobisimis en hızlısı! Geçiyo geçiyo geçiyo baaaaaakk, baksanaaaaaağğğ, hoooppp bir tağne dahaaa geçtiii işteeee sen göremediiiiiiinnnn...Bir tek ben gördüm , çok büyük bir otobistiiiiiii...

şeklinde bize "otobis" demeci veriyordu. Çocukları hakikaten sevdiğim ve onlara karşı allah tarafından çok enteresan bir sabır ile donatıldığım için bir kaç kez bu "sarı kafaya" gülümsemek gafletinde bulundum. Baktım bu hareketim bana daha çok çene olarak pahalıya patlamak üzere, sesime eğitimci bir ton verip, yüzüme bir öğretmen gülümsemesi yerleştirdim ve küçük çocuğa :

- Ama sen otobüste nasıl oturulacağını öğrenmemişsin herhalde, öğretmemişler sana (burada yan koltukta mort mort oturup, çocuk bütün otobüse beyin ameliyatı uygularken kendisi önündeki tek kişilik monitörden evlilik programı izleyen annesine de bir gönderme yapmayı unutmadım tabi ki...) dedim.
 Pek  tabi çocuk yüzüme anlamsız anlamsız baktı...:) Hemen güç buldum bu bakıştan, düşmanın aklını karıştırmayı başarmıştım...Devam ettim :

- Otobüste yüksek sesle konuşulmaz diye sesimi küçülttüm ve sessiz bir tonda devam ettim konuşmama...Herkes uyuyor sessiz konuşmazsak sesimizden rahatsız olurlar. Ayrıca otobüste ayakta da durulmaz, ani bir fren olsa o koltuktan düşebilirsin. Bence şimdi sen arkana dayanarak önüne dönüp otur, hep birlikte susalım ve  herkes gibi uyuyalım.

Söz konusu "Madam Rotenmayer" konuşmamı başarıyla bitirmiş ve çok da etkileyici bulmuştum. Çünkü çocuk can kulağıyla eğilip bütün konuşmamı sessiz bir şekilde dinlemişti. Sanki anlaşmıştık. Tam "eğitimci olmak için doğmuşum canım ben "diye kendi kendimi tebrik ederken, önüne dönmesini beklediğim çocuk başladı bütün anlatacaklarını bu kez kısık sesle anlatmaya...Nedense kısık sesle konuşması konusundaki uyarım tam olarak başarıya ulaşmış ama önüne dönüp uyuma konusu çocuk tarafından tamamıyla es geçiliyordu. Sanki hiç öyle bişey konuşmamıştık. Kısık sesle:

- Biliyo mısın, bu otobisteki tevelissyonda çisgifilmler vaaaar. Sekis tane 10 tane vaar... Ben hep isliyorum. Bugün de isledim. Çok güsel bitane var hem dee...diyen ufaklıkla yetişkinlere özgü beyinsiz çabalara girişmemle hem eğlenen hem de bana acıyan Tuğçe ile yine göz göze geldik. Çocuğun durmaksızın kısık sesle bir şeyler anlatmaya devam etmesine sinirimiz bozuldu, biraz güldük.

 Tuğçe:
- Kısık sesle konuşuyo yalnız, dinledi seni çok komik diye, sağolsun çabamı da takdir ederken
- 100 de elli başarı ne yapalım, hayatım böyle diye cevap verdim.

En sonunda da pes ederek çocuğu Tuğçe'nin başına sardım ve yönümü tam cama doğru dönerek uyku moduna geçtim. Allahım ne mümkün...! Bizimki bu kez Tuğçe'ye, arada sırada kısık ses kuralını unutup patlayan sesine hemen arkadan hatırlayıp hakim olarak, bir kısık bir sesli otobüste izlediği çizgi filmi anlatmaya başladı.

- Kutup AYSI vaR bitAne, çooook BÜYÜK ama kutup AySı. BöYLe bi hayVan VAR ama o bişEy yapaMIyo kuTUP aysına...Bööle bööle GELİYO bööyle yapıp zıplıyooooo, Bİ VURUYO böööleee...

Tuğçe yalvaran gözlerle bana bakıyor ve artık çocukla göz kontağı kurmamaya çalışıyoruz. O devam ediyor :
- Sonra KUTUP aysı kızıYO ona, dağ VAR bitane ordan kayıyo,CUP DÜŞÜYO... Dişleri VAR bağırııyo ona böyle...

Biz artık gerçekten bayılmak üzereyken arkadan 20li yaşlarda genç bir erkek sesi duyuldu :

-YİSİN SENİ GUTUP AYISI GARİ!!!

Çocuk :

- Yimesin Yimesin!! deyip önüne dönüp oturdu.

Tuğçe ile yeniden göz göze geldik bu kez gülme krizine girdik...:)

İşte bu da böyle bir anımızdı ama illa neden anlattın diye soracak olursanız, anlattığım şekilde Ankara'ya geri geleli tam 1 sene oldu. Daha zamanımız var, öte yandan zaman çabuk da geçiyor...Kıymet bileyim, bir de zamanımı anlamlı geçireyim diye ufak bir hatırlatma kendime.

Kızılay'a fotoğraf çekilmeye gidiyorum,
kaçtım, sonra görüşürüz ;)

26 Ağustos 2014 Salı

KABAK DOLMASI

Sinirlerim öyle laçka ki bugün, kendimi nerelerden ifade edeceğimi şaşırdım...Facebook'a şöyle "büyümüş, anlamış, yorgun" şeyler yazayım dedim. "Öyle yalnızım ki hayatta insan görsem ahtapot sanırım!" filan böyle bişey, ya da "Düşmanlar değildir insanı üzen, dost bildiklerindir hayata küstüren" gibi...Yani mealen g.tü başı koru manasına gelen böyle, büyük büyük laflar ki, uydururken bile çok da başarılı olamadım, neyse...O sinirle gaza gelip yazacaksın sonra liseden öğretmenin, yok annenin arkadaşı filan beğenince "anaamm listemde o da vardı ya!" diye mahcup olacağın saçma sapan şeyler...Ergen olmadığım için yapamadım...Saçma sapan şeyler yapsan bile ciddiye alınmayıp, aslında anlayışla karşılandığın, insanoğlunun bu tek ve tuhaf dönemine bu açıdan özlem duymadım dersem yalan olur...

Elbet başka kendini ifade yolları da vardı kuşkusuz...Facebook'taki bilmem kaç milyar insanın çoğu farkında değildi ama vardı aslında...Tam bu sırada; "E madem elimin altında kil var, ebeşuar var, ne duruyorsun trip yapsana" dedim kendi kendime...Boşuna "sanat kendini en iyi ifade biçimidir" filan demiyorlardı ya...Eli kolu sıvadım bir heves böyle içlemsel ama dışlamsal, uzamsal ama kısamsal harika bir seramik yapacak kendimi çok pis ifade edecektim ki, açtığım (kil) plakanın üzerine "senden nefret ediyorum seramik" yazdım...Seramik Sanatı bozulmasın diye farkettirmeden hemen sildim...Zaten itilip kakılıyordu, bir de ben bu densiz davranışımla onu kıramazdım...Sonra "şaka şaka seviyorum, yoksa bunca yıl birlikte olur muyduk ?" yazdım...Çamurun canlanıp " bizim ilişkimiz alışkanlık bebeğim" diyeceğinden çok korktuğum için onu da sildim...

Sonra bir çay aldım...Bahçeye çıktım...Bizimkiler bahçede toplu halde çay içiyorlardı, martıya benzer gülme sesleri geliyordu... Ben de katıldım, bişeyler anlattım onlara, bir ara kendimizden geçtik, birbirimizi omuzlarımızdan itip dürtmeye filan başladık gülerken. En çok eğlenen ben olmak istiyordum böyle gülerken ağlayayım, ağlarken de en tiz martı sesini çıkaran ben olayım...Başardım sanırım..."Kızım çok komiksiiinnnn" filan diyenler oldu...Hiç komik değildim esasen, olmak da istemiyordum...Çıkardığım o en tiz martı sesinde bile ciddiyetten ölen bir kadın vardı...Sessiz sedasız öldüğünden kimse onu fark etmedi...

Akşamüzeri arkadaşım beni bizim sokağa bıraktı...Bir ara evin yönünden sapıp caddeye çıkıp alışveriş yapmayı planladım. Herhangi bir alışveriş...Hani kadınlar içindeki boşluğu harcadığı parayla doğru orantılayınca sıkıntıları geçiyordu, buna inandırılmıştık ya bir deneyeyim ne çıkar dedim...Mağaza vitrinleri öyle hüzünlü göründü ki gözüme, "teşhir ürünü" ne demektir ya terbiyesiz.!.Sanki kıyafetler satılmaktan utanıyorlarmış gibi bir duyguya kapıldım, çok hüzünlendim...Bari market alışverişi yapayım dedim. Öyle ki, ekmek ve yumurta dahil, hiç bir şeye ihtiyacım yoktu...Ekmeği dilimli paketler halinde alıyordum ve neredeyse 2-3 hafta yiyordum...Yumurta da vardı...Evet hiç bişeye ihtiyacım yoktu, çünkü esasen sandığımız kadar çok şeye ihtiyacımız yoktu..."Yalan dolansın be kapitalizm" dedim içimden (aaa bu da yazılabilir bak facebook'a :) ) kalktım eve geldim...

Sonra oturdum bunları yazıyorum...En azından blog, günlük gibi bişey ne istersem yazarım, kimseyi ilgilendirmez, lise öğretmenimle, annemin arkadaşını bile...
Ama yok burası da kesmedi beni...Sanırım birazdan gidip mutfakta kendimi ifade etmek için yeni yollar arıycam...Aslında "kabak dolması"ndan daha güçlü bir ifade biçimi hayal edemedim şuan...

Kabak dolması içimizdeki boşluğu dışa oylumsal şekilde çıkaran, evrende her boşluk mutlaka başka ve yeni birşeyle doldurulur kuramından hareketle pirinçsel olarak gerisin geri içeri tıkılan, kendini en gerçekçi bir ifade etme biçimidir...Evet "kabak dolması"..!.

24 Ağustos 2014 Pazar

İYİ HİSSETTİREN BİŞEYLER

80'li yıllarda, ben küçük bir kız çocuğu iken, annem ev hanımı olmasına rağmen, (bilirsiniz çarşı-pazar filan annelerin her daim işleri olabilir) beni bazen yengeme bırakırdı. Yengem, amcamın eşi, buğulu yeşil gözleri olan, çok güzel bir kadındı. Ben genel olarak masa altında oynamaktan zevk alan, sessiz, uslu bir çocuktum. Ama neticede çocuktum. Uslu oluşum, sevilince şımarmayacağım anlamına gelmiyordu.

Yengeme misafir olduğum günler, salonundaki büfede kendisinin ne kadar çeyizlik eşyası varsa indirtir, onlarla oynardım. O dönemler annelerin vitrini müze envanteri gibi bir şeydi ve dokunulmazlığı vardı. Çeyizlik takımlar ancak çok önemli misafirlere çıkardı. Oysa ben: "Şuradaki şekerliği de istiyorum yenge, o kapaklı gümüş kutuyla da oynayabilir miyim?" derdim ve yengem, yüzünde en ufak olumsuz bir ifade olmaksızın, gülümseyerek çeyizini oynamam için ayaklarıma sererdi. Tabi ki kırılması çok muhtemel nadide parçalar hariç ama evde olsa asla elimi süremeyeceğim şeylerle oynamama izin verildiği için zafer kazanmış gibi bir duyguyla saatlerce evcilik oynardım.

Hatırlıyorum, özellikle (yanılmıyorsam) bakır, sosluğa benzeyen bir kap vardı. Sosluk olduğunu içinde duran kepçe gibi çukur küçük kaşıktan anlıyorum. Sulu şeyleri servis etmek için tasarlanmış değişik bir eşyaydı. Kasenin küçük bir kapağı da vardı ve kapağın üzerindeki delikli bölme sayesinde küçük kepçenin sapı buraya yerleştiriliyordu. Böylece kepçe, kaymıyor, düşmüyor, yerine cuk diye oturuyordu. Favori oyuncağım işte bu küçük sosluktu. Onun çok büyük bir çorba tenceresi olduğunu hayal eder, sözüm ona evime gelen hayali misafirlerime gün boyunca çorba dağıtır dururdum.

Ben yerde onun çeyizlik eşyalarıyla oynarken, yengem işi varsa arada gelir bana göz ucuyla bakar, hala misafirlere çorba dağıttığımı görünce gülümserdi. Eğer işi yoksa o da yanıma oturur, birlikte evcilik oynardık. Hayali evime gerçek bir misafir geldiği için çok mutlu olurdum.

Annemin gelişiyle kapıdaki zil titrediği zaman oyunum yarım kaldı diye azıcık bozulur, annem geldi diye de sevinçle karışık heyecanlı, çocukça bir duyguya kapılırdım. Annem her defasında büfedeki eşyaları indirttim diye kızdığı için, o daha merdivenleri çıkarken ben aldığım eşyaları büfedeki yerlerine koyma telaşına kapılırdım. Son bir kaç parçayı koyarken de mutlaka yakalanırdım.

- Yine mi indirdin yengenin eşyalarını büfeden?! Yenge (annem de kendisine yenge der) üzdü mü seni çok? Yaramazlık yaptı mı? Ay ne olur kusura bakma...
Annem bunu her söylediğinde yengeme dönüp gözünün içine bakar, yaramazlık yapıp yapmadığımı çok merak ederdim. Yengem :
- Yok yahu, yavrum uslu uslu bütün gün evcilik oynuyor, hiç yükü yok, derdi.
- Eşyalarınla oynamasın yenge, izin verme ne olur.
- Aman allah aşkına Cikcik'ten önemli mi? Kırılırsa kırılsın.  
Bu diyaloğun sonunda yengem benden yana çıktığı ve onu üzmediğimi düşündürdüğü için bir galibiyet de anneme karşı kazandığımı varsayar, onları dinlemiyormuş gibi görünür, şımarık şımarık hareketler yapardım.
Bu çoğu zaman bale yapıyormuş gibi yaptığım figürler olurdu. Bir çeşit mutluluk dansı. :)

Yengem bana nadiren ismimle hitab eder, genellikle de biraz önce sözünü ettiğim gibi "Cikcik" derdi. Bu lakap, ailenin o dönemlerde en küçüğü ve zayıf bir çocuk olmamdan kaynaklanıyordu büyük ihtimalle. Bir de "Kunupşa" vardı. " Kunupaki" de denebilir (Yunanca'da nasıl yazıldığını bilmiyorum, yengemden duyduğum ve hatırladığım şekliyle söylüyorum). Rumca "sivrisinek" anlamına gelen bu kelime, izlediğimiz bir Yunan komedi dizisinde geçiyordu ve yine ufak tefek olmamdan olsa gerek benim ikinci takma ismim olmuştu.

O yıllarda Kuşadası'nda dönemin tek kanalı TRT'den çok, alıcılar tam karşımıza denk düşen Samos (Sisam) Adası'nın yayınını çekerdi. Biz de akşamları ailecek siyah-beyaz televizyonumuzdan çoğu kez Yunan kanallarını seyrederdik. Onların da tıpkı bizim TRT gibi ET1 ve ET2 diye iki adet devlet kanalları vardı o zaman. Yayın akışı tıpkı TRT'ye benzerdi. Bir halk oyunları ve geleneksel müzik programının ardından, bizim "Türkçe sözlü hafif batı müziği " programlarımız gibi, onların da "Yunanca sözlü hafif batı müziği ! " şarkılarının yayınlandığı başka bir program başlardı. Ben Türk televizyonlarında "Türkçe sözlü hafif batı müziği"ni tercih ederken, Yunan yayınlarında geleneksel tarzı beğenirdim.

O dönem 80'lerin ortalarıydı ve henüz tv'lerde dizi çılgınlığı bu kadar çığrından çıkmamıştı. Eğer olur da antenimizi döndürüp TRT'yi ayarlayabilirsek, "Kara Şimşek" i izliyorduk bir tek. İşte bir de Yunan kanalında bir kaç yerli dizi vardı onlarla vakit geçiriyorduk. Tabi ki izleyerek Yunanca falan öğrenemedik. Bizimki, yaşanılan dönem gereği, "akşam ailecek tv karşısında oturulur" kuralını uygulamaktı sadece. Bir tek yengemin azıcık Rumca'sı vardı. Onun ailesi de benim baba tarafım gibi Girit göçmeniydi. Ama yengem Rumca pek çok kelime biliyor ve anladığı kelimelerle dizileri bize çevirebiliyordu. İşte içeri sivrisinek girmesin diye komik komik şeyler yapan bir adamın anlatıldığı bir Yunan parodisinden lakabım "kunupşa" kalmıştı. Büyüdükçe de durum değişmedi hep yengemin Cikcik'i ve Kunupşa'sı olarak kaldım.

İlkokul döneminde, gittiğim okul amcam ve yengemin evlerinin karşısındaydı. O yüzden okul çıkışlarında annem oradaysa yine yengeme gider, değilse çıkış saatimde mutlaka camdan baktığı için ona el sallamadan evin yolunu tutmazdım. Şayet annem yengemdeyse ikisi birden camdan bakıyor olurlardı. Annemin orada olduğuna sevinir koştura koştura ikinci kata çıkardım. Annem ve yengem salonda karşılıklı otururlar, ben cam kenarı ve soba yanı harika yerimden asla vazgeçmezdim. Zaten yengem de bana orayı ayırmış olurdu. Pencereden, kucağımda çayım ve yengemin yaptığı muhteşem ikramlar ile hala kalabalık halde bulunan okul bahçesini izlerdim.

O yıllarda Söke'de kalorifer henüz keşfedilmemişti. İhtimal öyle bir teknoloji, hele de iklimi yumuşak geçen yerler için lükstü. Hemen bütün evlerde gaz sobası yakılırdı. Soba, hangi odada oturuluyorsa o odaya kurulur, haliyle diğer odalar soğuk olurdu. İşte gaz sobasına kalorifer düzeneği ekleyerek tüm evi ısıtmayı başaran o dönemin tek mucidi benim amcamdır. O yüzden soba ve pencere arasındaki özel yerimde, ayaklarımı da camın önündeki peteğe dayayarak yanaklarım kızarana  kadar ısınırdım. Her defasında da amcamın bu büyük keşfine hayranlık duyarak...

Yengem ve amcam tatlıya çok düşkünlerdi. Bizim ailede haftalarca sürünen herhangi bir tatlı, amcamın :
 " Getirin bakalım yav, o baklavanın bir ifadesini alalım" ya da " şu sütlaca bir isabet ettirelim " laflarıyla saniyesinde biterdi. Ben alışıla gelmiş çocuk iştahıyla evde ağzıma tatlı sürmez, amcamlarda yedikçe yiyesim gelir, anneme o bildik mahcup cümleyi söyletirdim:
- Vallahi evde olsa yemez, burada kıtlıktan çıkıyor! :)
Bir keresinde yine çok küçükken (4-5 yaşlarında) anneannem rahatsızlanmış, annem ve babam apar topar Antalya'ya gitmişlerdi. Ablam, abim ve ben amcamlarda kalıyorduk. Sabah kahvaltısında amcam, taze ekmek dilimi üzerine tereyağı sürüp, üzerine toz şeker ekip yiyordu. Benim yan yan baktığımı görünce bana da bir tane hazırlayıp verdi. Toz şekerli yağlı ekmek o kadar hoşuma gitti ki o saniye mideye indirdim. Amcama:
- Bir tane daha yapar mısın amca ? dedim.
Amcam bir ekmek daha hazırladı. Onu da çabucak yediğimi görünce " 1tane daha?" dedi. Kafa salladım. Bir ekmek daha hazırladı. Böyle böyle 4-5 yaşlarında sivrisinek lakaplı küçük bir kız çocuğu olarak tam 12 tane tereyağlı şekerli ekmek yedim. Amcamla yengem gülmekten kırılıyorlar, yengem bir yandan "Dokunacak çocuğa Ziya!" diye endişeleniyor, amcam da: "İstiyor çocuk, hiçbişey olmaz " diye ekmeklere şeker dökmeye devam ediyordu. On iki ekmekten sonra günü nasıl geçirdim hatırlamıyorum ama kahvaltı sonrasında gerçekten artık nohut yutmuş göbekli bir Kunupşaydım! :)

Yengemin Giritli Mutfağına da değinmeden geçemeyeceğim. Özel günlerde bir araya geldiğimizde yengemin menüsünde mutlaka " havuçlu pilav" , börek gibi yapılan bir çeşit et sulu mantı, arapsaçı, şevketi bostan ve çıntar dediğimiz bir çeşit yabani mantar olurdu. Kulak tatlısı denilen bol susamlı şuruplu bir tatlı ya da sanırım kayısıdan yapılan bir çeşit meyveli pelte de bu menüyü tamamlardı.

Dondurma mevsimi Eylül'de biter, bizim aile için 19 Mayıs'ta başlardı. Bayramın yanısıra yazın habercisi olduğunu düşündüğümüz bir tarihti sanırım. 19 Mayıs'ta amcamlarda toplanır, evlerinin altındaki "Yalı Pastanesi"nden şimdiki gibi kremaya benzeyen değil, gerçek pastane dondurması alırdık. Amcam kiloluk paketle aldığı dondurmayı eve getirdiğinde külahlara kim nasıl istiyorsa o şekilde bölüştürürdü. Çikolatalı dondurmayı hiç sevmezdim, sırf renkli diye çilekli, limonlu ve sade dondurmayı tercih ederdim.

Baharın geldiğine kanaat getirdiğimiz 2. etkinlik ise bu kez bizim evin karşısında bulunan büyük parkta, baharda açılan çay bahçesinde piknik yapmaktı. Söz konusu park çok büyük ve çok güzeldi (Ya da çocukken bana öyle geliyordu bilmiyorum). Fakat hakkında türlü söylentiler dolaşırdı. Parktan geçmenin sakıncalı olduğu, sapıkların kol gezdiği, sürekli çocuk kaçırıldığı efsaneleri kulaktan kulağa dolaşırdı. Söylentiler yüzünden evimizin dibindeki bu yere son derece mesafeliydik. Annem okul dönüşlerinde parkın içinden geçmeden eve gelmem konusunda beni sürekli uyarırdı. Bahar geldiğinde parkın içinde bir çay ocağı açılır, çimenlere bir kaç masa atılırdı. Yine de çok kişi gitmeyi tercih etmezdi. Cesur yengem dışında...Yiyecek bir şeyler hazırlayıp anneme telefon ederdi:
- Ay hava çok güzel, evde mi oturalım canım, al Cikcik'i de parka gidelim, çocuk da bir hava alsın bunalacak evde, derdi.
Bir kaç komşu ve akraba ile birlikte dışa açılan yüzümüz yengem sayesinde parktaki o çay bahçesinde harika bir piknik yapardık. Etrafıma bakar, sapık ya da çocuk kaçıran birinin olmamasına şaşırırdım. Bu iddialar kesin asılsızdı da, yine de tek başıma parka gitmeye cesaret edemeyeceğimi düşünürdüm.  

Daha da büyüyüp lise yıllarına geldiğimde cuma günleri yengem ertesi gün tatil olduğundan, rahat rahat oturalım diye beni çağırır ve kimsenin evin çocuklarına yapmadığı bir jest yaparak, televizyonun kumandasını bana verirdi.
- Bugün cuma, çocuğun tatil günü, o nereyi isterse orayı izliycez, derdi amcam ve babama.
Amcama saygısızlık etmek istemez, babamdan da acaba bişey der mi diye hafif tırsarak, yengemin bana uzattığı kumandayı nazikçe geri çevirirdim. Ama yengem bu konuda o kadar ciddiydi ki zaman zaman gerçekten de "Açık Oturum" filan yerine " Bir Başka Gece" isimli bir eğlence programını ya da " Yalan Rüzgarı" nı filan izlemişliği vardır zavallı amcam ve babamın benim yüzümden :)          

Şimdi benim de yeğenim var, isterim ki yengemin ve amcamın verdiği kayıtsız şartsız sevgiyi ben nasıl hep hissettiysem, onun da çocukluğunu hatırladığında böyle güzel bir his geçsin içinden...Sevildiğini hissetmekten daha güzel bir çocukluk anısı olabilir mi hiç ?...  



30 Haziran 2014 Pazartesi

ANNE İLE DİYALOGLAR I

Yıllar önce tv'de Aşk-ı Memnu'nun ilk bölümlerinin yayınlandığı sıralar, salona girdim ve hangi dizi olduğunu bilmeden, annemi izler görünce sordum :

- Ne izliyorsun anne?
-Yeni dizi başladı Aşk-ı Memnu, onu izliyorum...
- Hımm, Beren Saat ne rolünde?
- Evin hanımı o...- (bişey sorulmamasına rağmen devam eder :) )
Şu genç çocuk da yengesine asılıyor, Adam da bi "ABULOKMA" hiçbişeyden haberi yok!
- (Ben gülmekten yarılarak) adam abu ney? :)
- Alık işte, abulokma! Öyle derler...

***

Ablam bulmaca çözmektedir, bu sırada annem :

- Bana sor, ben hepsini çözerim...
- Soruyorum o zaman : Soldan sağa 5 harf ; Çar'ın oğlu ?
- ÇARLİ !!!

Ablam ve bende kopuş...:)))))))))  

***

- Anneeeee azcık param olunca evimizin dışını taş kaplatıcam, çok şık duruyor, hem de Ali- Veli (kardeşler) Ustalara yaptırıcam ya onlar gibi usta kalmadı valla...
- Kalmadı zaten sen para biriktirene kadar hakkın rahmetine kavuştular...
- Deme ya ne zaman öldüler?
- Geçen sene...
- İkisi de mi?
- Yok biri seni bekliyo...Tövbe yarabbii...

5 Nisan 2014 Cumartesi

DALGALARDAYIM DÖNÜCEM...


Dün yunan müziği dinlediğimiz masanın çaprazında asılı duran resimde, sadece bir kayık, küçük sevimli bir ev ve dalgalar vardı...Eğer o resmin içinde olsaydım, hayatta insanın başka hiçbir şeye ihtiyacı olmayabilir diye düşünürdüm...

O resmin dışındaydım, durdum, kendi resmime baktım. Önümüzde 3 kadeh rakı, yanımda 2 şahane arkadaş, kulağımda güzel bir müzik vardı...Başka hiçbir şeye ihtiyacım yok diye düşündüm...

21 Mart 2014 Cuma

MUTLUYDUM BEN YA!

Ayy amaaan offff!
Çok yorgunum çok! Ülke gündeminden en çok da...
Habire sırada hangi yasak, hangi tape var diye beklemek çok geriyor insanı...Başım ağrıyor, içim kararıyor...
(Tape de ne demekse yeni girdi literatürümüze...)

Halbuki 21 Mart bugün...Nevruz, bahar bayramı...
Halbuki beyazlar giymiş erik ağaçlarını görmek beni mutlu eder...Havaların geç kararmaya başlaması çok mutlu eder...Annemin ya da babamın espri yapması...Radyoda aniden sevdiğim şarkının çıkması...Bir yerlerden geçerken sokaktan kahve kokusu gelmesi ( Bunu koridordan geçerken bizim odadan kahve kokusu gelmesi olarak da düşünebiliriz...;) )...Hindistancevizli etipuf...Şule'nin yaptığı cupcake'ler...Sır fırınında yer bulmak...Seymenler'e yayılıp hayal kurmak...En manasız yer ve zamanlarda cebimden çıkan bişeylere fıttırı fıttırı çizim yapmak...Mehtaptoş'un masasının üstünde açık unuttuğu çizim defterine gizli gizli bakmak...Arada sırada çok renkli bişey giydiğimde herkesin o renge baktığını zannetmek...Sabahları geç kaldığımda durağa kestirme olan üst yoldan, değilse yayıla yayıla parkın içinden geçerek gitmek...Norah Jones'un "Sunrise" şarkısı...Hala daha Gene Kely 'nin "dancing in the rain" performansı...Kalabalık bir ortamda, bir tek ve en beklemediğin kişi ile kafanın uyduğunu farkettiğin o paha biçilemez an...Tek başına opera, bale, tiyatro...Kalabalıkla sinema...Tek başına çok katlı sandviç, çay...Kalabalıkla bol soslu makarna üstü kahve...Tek başına pencere önü neskafe ve kitap...Kalabalıkla mizah dergisi, güldürüklü bişeyler konuşmak filan...Hayatımda iyi insanların kendiliğinden birikmesi...Yolculuk yapmak...Tatilde, tatil anlayışı benim gibi ören yeri ve müze gezmek, yemek yemek gidilen yeri keşfetmek olan insanlara denk gelmek...Yerine göre rakı-balık, yer yer kebap, e yerine göre de patitis, midye
dolma ve bira filan gibi "hayattaki yerine göreleri" kaçırmamak...:) Mahallenin köpek çetesinin sabahları ben kavgalarının ortasından geçerken tırstığımı anlayıp, birbirlerini uyararak yavaş yavaş susmaları, ben oradan geçtikten sonra kavgalarına kaldıkları yerden devam eden asil davranışları...

Yani, "bağzı şeyler" hayatımızı karartmadan önce ben de sizin gibi çok mutlu bir insandım halbuki...

26 Şubat 2014 Çarşamba

İÇİM...

İçim ülke gerçeklerinden habersiz "flash tv" gibi bir alem iken, beynimde Enver Aysever aykırı sorular sormakta! Şu adam soru sormayı bir bitirse de koşa koşa içime yetişsem, karşılıklı 2 göbek atsak diyorum, yok ki yok! Susmuyor! Onu idare ederken aklıma çizdiğim karikatür geliyor, yarışmaya yetiştireyim diyorum...Hani şu elde çizdiğim için her tarafı mürekkep lekeleriyle kaplı olan...Bilgisayarımda hemen hiç program yüklü olmadığından ve bendeniz de sadece Corel 10 ve Photoshop 7 kullanabildiğimden, arkadaşım Mehmet efendiyi bunaltmak suretiyle Photoshop yüklettim bugün...Tabi ki Photoshop 7 mi kalır bu zamana? Haliyle Adobe Acrobat, ya da işte öyle bişey yüklemiş kendisi...Ben başında "Corel de yükle, aman haa Corel önemli" derken:

- Esmacığım Acrobat daha iyi bak Corel gibi bişey bunda çiz işte! dedi...ve çok iyi kalpli bir insan olduğundan, son ana kadar da Corel yüklemeye çalıştı ama bir sebepten yüklenmedi işte!

Mehmet'i bunaltma hakkımı daha hafta başından harcadığım için üstüne gitmedim, ona kahve yaptım ve bu konuda bir daha konuşmadık. "Kahve fincanını ben yıkayayım alllah aşkına" bahanesi ile okul koridorunda koşar adımlarla benden uzaklaştıktan sonra :) , çizdiğim karikatürü Acrobat'ta açtım. Aynen Mehmet'in dediği gibi tıpkı Corel mantığıyla çalışan bu güzide programda, resmin üzerine sen birşey çizersen çiziliyor ama iş silmeye gelince sadece program sayesinde çizdiğin çizgiler siliniyor, resmin orjinal halinden hiçbir çizgi eksilmiyordu...Kapattım programı...Kafamı bilgisayarın 2 kapağının arasına koyup, kapakları aniden kapatmak suretiyle intihar edesim geldi! Oda arkadaşım korkar diye yapmadım...
Sonuçtaaaa ne mi oldu? Eve gelince açtım paşa paşa Paint'i, onda temizledim arka planı filan işte!...Siyah beyaz karikatürlerin yarışmalarda rağbet görmediğini de biliyorum üstelik...İlkel koşullar tarzımsa ne yapabilirim...

Bir de okulda ekle sil haftası olduğu için ders seçme işleriyle uğraştım...Derslere baktıııım baktıııımmm...Tek düşündüğüm, 34 yaşına geldiğim için sanırım, artık öğrenci olma duygumu bitirmişliğimdi...O kadar çok sorunum vardı ki, "seramik sanatı ve sorunları" bana:
-Ay herkesin derdi bende anacım, onu da ben mi yükleneyim? diyen mahallenin anaç teyzesi gibi göründü bir an...Biliyorum kimsenin suçu değil, benim kendi isteksizliğim...Tamamen yaşla alakalı, anladığımız anlamda öğrencilik duygusunun sona ermesi ve bitiş çizgisini zorlamakla alakalı zannedersem...Ya da daha basit; depresyondayım! :)

Ayy dur dur içimde ankara havaları başladı, gideyim bitmeden yetişeyim...

- Peki şeye ne diyorsunuz?, sanatın varoluş sürecindeki sancılı ve de......

-Sus Enver!

29 Ocak 2014 Çarşamba

BABA İLE DİYALOGLAR I

Güüüüüüümmmmm!!! Haaarrrrççççç!! Raavvvvvvv! (şimşek sesi)
- Ohaaa!! Baaabaaa çok yakın bir yere düştüüüüü!!
- Yaaa evet böyle oluyor bazen...Çok severim ben böyle havayı, hatta çıkar bakarım nereye yıldırım düştü diye...
- Baba yaa çıkılır bakılır mı hiç, sakın çıkma!
- Niye?
- E canım düşer üstüne müstüne allah korusun, çıkma evden...
- Üstüme mi düşcek? ha ha, düşmez yaav, düşerse de tutarım!! heh heh!

Yıldırım tutan kahraman babam! :)))))))))

22 Ocak 2014 Çarşamba

FIRTINA

Ankara DT'de bu hafta harika bir hafta, çünkü; "Shakespeare Haftası" !  Hafta boyunca en harikasından Shakespeare oyunlarıyla gözümüz gönlümüz açılacak. Neler yok neler ; Hamlet, Othello, Macbeth, 12. Gece, Venedik Taciri veeeeee Fırtına!

Bendeniz bir süredir "allahım bir mübarek çıksa da Şekspir'in Fırtınası'nı sahneye koysa, şöyle bir izlesek" diye dualar etmekteydim. Şehre belki bir film gelir ümidiyle gelen giden oyunları araştırmakta, DT'yi zaten sürekli göz ucuyla takipteydim. Ümitlerim tam tükenmişti ki; nihayet geçen hafta tesadüfen internetten aylık programını açtım Ankara DT'nin. Bir de ne göreyim, Şekspir haftası var ve İzmir DT konuğumuz olmuş Fırtına'yı oynayacak!
Haberi alınca kalkıp göbek atmadıysam da, hafiften omuzlarımı silkelediğim doğrudur! :)
Bu oyunu bana Şekspir oyunlarını ilk okumaya başladığımda bir arkadaşım önermişti. (İzninizle Şekspir'in adını okunuşuyla yazıyorum çünkü her defasında yazılışını doğru tutturmak çok zor oluyor, Ahmet, Mehmet değil ki bu! O yüzden hoşgörürsünüz sanırım...:) )

Okuyunca gerçekten arkadaşımın ne demek istediğini anladım. Büyücü kral Prospero, esrarengiz peri Ariel, ucube yaratık Caliban ile fantastik olarak tabir edilebilecek bir oyun olan "Fırtına" otoritelere göre de alışılagelmiş Şekspir oyunlarından ayrılıyor.
(bkz. http://tr.wikipedia.org/wiki/F%C4%B1rt%C4%B1na_(oyun))

Neyse efendim hemen bir bilet edinerek izlediğim bu oyunda, bir parça hayal kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Oyunun metnine bu kadar bayılıp, oyun boyunca bir nebze sıkılmama engel olamadıysam sanırım iyi sahnelenmiş bir versiyonuna rastlayamadım diye düşünüyorum. Herşeyden önce metnin altında hiç kesintiye uğramayan efektler kullanıldığı için (sürekli ama sürekli) oyuncular mikrofon kullanıyorlardı, bu da bazen seslerin gereğinden fazla ya da boğuk çıkmasına neden oldu. Yer yer Prospero büyücülüğünü ve krallığını da abartınca söylediklerinin çoğu anlaşılmaz hale geldi. Anlayacağınız o güzelim tiratlara yazık oldu! Ariel şimdiye kadar rastladığım en orjinal karakterlerden biriyken, sürekli elini kolunu çırpıştıran kanatlı elbisesi içinde daha ziyade "minik kelebek" diye tabir edilebilecek, adeta başka bir oyundan sahneye karışmış bir karaktere karşılık geliyordu. Oysaki Ariel karakterinin daha sessiz, daha sabit, daha görünmez, ruh gibi olması gerekmez miydi? Ellerini niye sürekli çırpıştırıyor diye çok kafama takıldı...Peri diye bu kadar düz algılanmaz ki bir karakter!

Dekor ve efektlere tekrar değinmeden edemiycem, gerekli gereksiz kulağımızı sağır eden gökgürültüsü sesi, şimşek efekti, ve sahneye yansıtılan onca görsel efektten kaçı gerçekten gerekliydi bilemiyorum. Söz konusu ada, büyülü ve esrarengiz olduğuna göre daha yaratıcı ve kullanışlı bir dekor olabilirdi diye düşünüyorum.

Caliban'ı canlandıran oyuncu kısmen kafamdaki Caliban karakterini karşıladı denebilir. (oyundan kimsenin ismini vermediğim için onunkini de yazmıyorum) O korkunç mikrofona rağmen ses tonu, duruşu, kendisinin ucube bir yaratık olduğuna seyirciyi inandırdı. Henüz saymadığım diğer bütün karakterler çok sıradandı. Lafını bile etmiyorum o derece...

Buarada seyirci demişken, seyirci gözle görülür bir şekilde çok sıkıldı. İlk kez Ankara seyircisinin üflediğine püflediğine tanık oldum. Yanımdaki genç 1. perdeden sonra geri gelmedi...Arkamdakiler sürekli "noluyo ya şimdi öyle, bu adam in mi cin mi, ne ki bu? " filan diye, yorumlarından anladığım kadarıyla oyunun konusundan hiçbirşey anlamadılar. Tabi tam burada biraz seyirciye, yani kendimize de çuvaldız batırmak gerekir...Her oyun gibi Şekspir oyunları da, az biraz yazar ve söz konusu oyun hakkında hiçbişey okumadan gidildiğinde, oyunun belki de 100'de 40 'ı erozyona uğramaktadır. Hele de Şekspir 'in oyunlarının çoğunluğu Roma mitolojisine dayandığı için hatta mitoloji hakkında bişeyler bilmezseniz, oyundaki pek çok göndermeyi sadece söz oyunu zannedebilirsiniz. Bu, mitoloji bilmeden sanat tarihi yorumlamaya benzer. Yani mümkün değildir.

Söz gelimi, Şekspir'in pek çok oyununda "elinde çalı süpürgesi tutan adam" lafı geçer. Bu tabir, o dönemde ayın üzerindeki lekelerin, "elinde süpürge tutan adama" benzetilmesinden dolayı "ay" ı anlatmaktadır. Bu oyunda da vardı, ve arkamdakiler "süpürge tutan adam nerde" diye oyuncuların arasında aydede'yi aradılar bilmeden, tabi bulamadılar!

Şunu da söylemeliyim ki; Şekspir haftasındaki bütün oyunları izleyemedim, çok sevindirici ki hepsinde biletler tükenmiş durumda...Yani seyircilikten aldığım ukalalığı burada bitirmeden önce, Ankara DT 'de geçen sezondan beri oynayan Venedik Taciri'ne de deyinmeden edemeyeceğim. Geçen yıl 3 kere izledim, bu sene de fırsat bulursam yine gidebilirim. İşte başarılı Şekspir uyarlamalarından biri!.. Sanırım başrolde Shylock olarak izlediğimiz Tamer Levent'in de bunda payı büyük. Usta oyuncu öyle bir Shylock karakteri çiziyor ki; olması gerektiği gibi ona kızsanız kızamıyorsunuz, üzülseniz üzülemiyorsunuz , bütün duygularınızı boğazınızda kilitliyor. Sahnede diz çöktüğü tirat sahnesinde kendi kızım evden kaçmış gibi hissediyorum, gidip Jesica'yı "ne olursa olsun bir baba bu kadar üzülür mü" diye saçından sürüyesim geliyor...İşte hiç de entellektüel olmayan son derece samimi bu eleştiri yazısında, bir duygunun seyirciye nasıl aktarıldığını varın artık siz düşünün...! :)

Konuya dönecek olursak;
Eh işte, biraz yönetmen ve oyunculardan, biraz da seyircilerin gayretiyle daha iyi Şekspir oyunlarında görüşmek ümidiyle...

Şanslıysanız biletlere alttaki adresten ulaşabilirsiniz :

http://www.devtiyatro.gov.tr/programlar.html

11 Ocak 2014 Cumartesi

DURAKTA...

Sıhhiye'de Beytepe durağının önündeki banklarda bir adam oturur. Hayat saçıyla sakalı arasına karışmış gibi dursa da, yine saçıyla sakalı arasından bakar hayata...Ne görür, nasıl görünürüz gözüne hep merak ederim, hiç bilemem...

Geçenlerde servisi kaçırdım ve okul otobüsünü yakalamak için Sıhhiye'deki durağa gittim. Saat sabahın 8 buçuğu, hava tam bir Ankara ayazı...Öğrenciliği hatırlamak ve öğrencilik halini anlamak için iyi bir deneyim yaşatır insana bu durak. İp gibi dizildik de dizildik Sıhhiye köprüsünün üzerine...Sıranın sonu, önce az gerideki büfeye oradan da sonsuzluğa doğru aktı. Görmez olduk sıranın sonunu bir süre sonra...15 dakikaya filan yüzüm dondu, 20. dakikanın sonunda hangi akla hizmet parmaksız eldiven giydim diye içimden küfrettim kendime. Don neticesinde kar gelinliği giymiş gibi görünen ağaçlara ilişti gözüm, bir süre de onları izleyerek oyalandım. Bakış ve görüş alanımı soğuktan iyice atkımın arasına sıkıştırdım ve bir süre sonra sadece önümdeki çocuğun kapşonunu görmeye başladım. Buarada yarım saat geçti henüz, tam konforsuz ayakta bineceğimizi bildiğimiz otobüsü büyük bir ümitle beklerken...

Derken...
Tam solumda bankta oturan biri olduğunu farkettim. Başından beri oradaydı aslında ama ben kafamı soğuktan sağa sola çeviremediğim için, sadece orada biri olduğunu hissediyordum. Kafamı biraz o tarafa çevirmeye çalıştım...Bir adamın bankta oturup, gazete okuduğunu ve çekirdek çitlediğini farkettim. Bu soğukta bankta oturup gazete okuyup çekirdek çitleyebilecek tek adamın, o orada her zaman gördüğüm adam olabileceğini düşünerek, kafamı bi gayret tam olarak banka çevirdim. Ta kendisiydi... Yarım saattir orada sıcacık bir odada, çıtır çıtır şöminenin başında oturuyormuş edasıyla, elindeki gazeteyi pazar günü rehavetiyle evirip çevirip tüm ciddiyetiyle okuyor, cebinden de avuç avuç çekirdek çıkarıp çitleyip çitleyip üfürüyordu kabukları. Bizim çok soğuk bir havada bir durakta yarım saatten fazla otobüs beklediğimiz gerçeği kadar onun bahsettiğim şömineli, sıcak odasında, pufidik koltuklar üzerinde dizlerinde battaniyesi elinde çayı ve çekirdeği başka bir gerçeklik yaşadığına yemin edebilirim...Bazen aynı resim içinde farklı gerçeklikler yaşanabilir pek tabi ki...Benim gerçekliğim eksi 5 derece olduğu için, bu seferde kafam sol tarafa tam dönmüş şekilde bu adamda takılı kaldı. Ben onu izledim bir süre, "rahatsız olacak bakmiim" dedikçe kafamı döndürmek daha da güçleşiyordu ama ben onun çok umrunda değildim zaten... Olsa olsa biz şöminenin üzerinde asılı duran, toplumcu gerçekçi bir ressamın yaptığı "durakta otobüs bekleyenler" isimli bir tabloyduk onun için...Her zaman orada duruyorduk gazete keyfini bozup bakmaya ne gerek vardı?...

Otobüs tam 45 dakika sonra geldi...Adamın cebindeki çekirdek hiç bitmedi...Benim burnum tam olarak dondu...Beynimin içinde sorgulamar sorgulamalar oldu...İşte böyle bir sabahtı!

9 Ocak 2014 Perşembe

KENDİNE YONTMA YAZISI! :)

- Şu ışıklardan sağa, şu sokaktan da sola...hah burda sağda ineyim!
- Buyur abla!
- İyi günler...!
- İyi günler...!

" Offf zili çalsam "minik" uyumuş mudur acaba? Anahtaar! Nerde ablişkomların anahtarı yaa? Öteki çantada kaldı herhalde..Neyse çalayım bari..."

- Kim o?
- Benim ablaaa!
- Olleyyy! hoşgeldiinn!

Dört katı soluksuz çıkarım...Apartman boşluğundan şu sesler gelir...

- Vöööö, aaaaaaavv, aaaaaaaa, dedededededede !

"Bizim Minik" sesinin eko çıkartmasına bayılır, gelen kişi yukarı çıkana kadar bu oyunu oynar...:)

- Canıııııııııııımmmm! Teyzeciiimmmmmm!!

" Minik"te aniden beni görünce sesizlik ve sırıtma!:)

- Ablaaam hoşgeldin! der ablam yine de yılların alışkanlığıyla ilk onu öperim...;)

- Hoşbulduk ablacım...muck muck!
- Aaaaaaa, avvvvv, dededededede, babababababababab!
- Dur kuzum alıcam seni bitanem, ellerimi bi yıkayayım teyzecim...Ahahaha abla üstüme atladı resmen yaaa çok komik bu çocuk! :)
Zar zor ellerimi yıkayıp, "minik kaplanı" kucağıma alırım sonra oyunlar oynarız...

Oyuncak sepetinden eline denk gelen oyuncak aslanı bana gösterip :
- Vav vav? mühüüüüü?
Bu hav hav mı diye sormakta ve korkuyor taklidi yapmaktadır bu sırada...:)
- Yok teyzecim bu aslan, hav hav değil...Korkma hav havdan korkcak bişey yok ki...
- Vav vav, vav vav!
Elinden atar aslanı...:) Birbirine vurmadık oyuncak bırakmaz, sıkılırız biraz sonra aynı şeylerle oynamaktan...Şöyle bir evi turlarız...En çok aynada eğleniriz...
- Bütün aynaların dikkatineeee, biz geliyoruuuzzzz! hazır mısın Miniikk?
- Debedebebee!
-Tamam o zamaaaaannn koşuyoruuuzzz...! Geliyoruz geliyoruz geliyorruuzz!
Aynaya yaklaştıkça "minikcim" gülmekten kırılır...:)

Neticede;
kendisi çok tatlıdır işte!

- Debedeeeebebebebebediiibıdı
- Teyze mi dedi abla o?
- Bilmem, olabilir...!?

Umut dünyası! :)

3 Ocak 2014 Cuma

DURUM DEĞERLENDİRMESİ

Her yeni yıla girişte eski yılı değerlendirmekten , "efenim 2bin bilmem kaçta şu oldu bu oldu, hadi bakalım 2bin bilmem kaç artı 1 de şu bu olur inşallah" diye eblek eblek umut dağıtmaktan nefret ederim...

Neticede bu zaman bölümlemelerini bizzat kendimiz yarattığımıza göre, zaman kesintisiz bir şekilde devam etmekte ve zamanın kaça girdiğinden kaçtan çıktığından esasen haberi bulunmamaktadır. Yani kötü geçen bir yıl, kendisine nokta koyduğumuzu varsaydığımız yılbaşı gecesinde, biz zoraki içme eğlenme eylemlerimizi yaparken, sakalını önüne alıp "ne yaptım lan ben, benim hüküm sürdüğüm yıl depremlerde tsunamide onbinlerce kişi öldü, yoksulluktan millet kırıldı, savaş çıktı bisürü yerde savaş!, hükumette yolsuzluk iddiası çıktı giderayak, bir de üstüne üstlük hiç bişey olmadı, olan bana oldu biter ayak o bari çıkmasaydı, çok utanıyorum laaan, çok pişmanım! demeyecektir. Hiç bir biten yıl böyle dememiştir...Gelen hiç bir yeni yıl da hiçbirşey vaadetmemektedir.

Bu bilgiler ışığında, hayatıma şööyle bir kuşbakışı baktığımda, yıllara göre değil de son zamanlarıma diyelim, şöyle şeyler karşıma çıktı ;

- Göstere göstere değil de gizli komik, gizli çılgın insanları çok severim...Bunların toplumda ön plana çıkmak, efendim popüler olmak, kendini göstermek, ispat etmekle ilgili hiç bir kaygıları yoktur...Doğallıkla komik doğallıkla kafası başka türlü çalışan insanlardır. Şuanda böyle bir oda arkadaşına sahibim ve kendimi çok şanslı hissediyorum...:) Okulda aniden odaya girdiğimde Aytn'yı yarı beline kadar camdan sarkmış, avluda bulduğu bir avuç kar birikintisinden 3 tane mini kardan adam yapmış, onların fotoğrafını çekerken bulabiliyorum...( Kardan adamlara üşenmiyor gözlük, şapka vs bir sürü aksesuar yapıyor...:) )Kağıt artıklarından mini moda dergileri, mini bloknotlar üretiyor...Yaptığı ironik moda dergileri bence başlı başına bir çağdaş sanat işi olarak kapitalizme karşı omuz omuza sergilenebilir, o derece başarılı. Ama işte o bunları doğallıkla yaptığı için sergi mergi işlerini çok önemsemiyor...Odaya her girdiğimde küçücük bir masanın başka bir köşesinde yeni kalıplar almış oluyor, içeri girer girmez gösteriyor " bak fasülye yaptım, bak vesikalık fotoğraflar yapcam, bak evlerden küçük şehirler düzenledim" diye bana gösteriyor...Yaşama sevincinin sürekliliği için çalışma arkadaşı çok önemli çok...! :)

- Çalışma arkadaşlarımın geri kalanı açısından da şanslıyım gerçekten, Mehtabingen ve Işılovski ile geyik yapmak gibisi yok...:) Işılovski ile eskiden beri etken iletken kanallarımız açıktır zati, göz göze gelip ne diyeceğimizi anlayıp gülmeye başlıyoruz bazen...Mehtabingen cüceler ülkesinde kendisini yalnız hissetse de bazen, onu çok seviyoruz...hihihihi :) Aybiko, Şuliçko ve Mehmet Efendi'yi de anmadan geçemeyeceğim tabi...( ne kadar da şifreli yazdım gerçekten hiç anlaşılmıyor kimin kim olduğu! :D)

- Okulda işler yolunda yani, öğrenciler biraz daha mevzuyu ciddiye alsalar onlar da dadından yenmeyecekler...Ama öğrencilik hali işte...:)

- Okulla ilgili sadece serviste bazı problemler yaşadım...Okul malum Beytepe Köyü'nde olduğu için personel servisi ile gidip geliyordum okula...Bizim semte giden servisin şoförü sonradan gelenlerden hazetmiyor, sürekli laf sokuyordu " bu servis çoh galabalık binmeyin buna" ! şeklinde... Ben de kendisini ilk başta ciddiye almadım binmeye devam ettim. Sonra cebimden arayıp beni "yarın sen gelme! O duraktan binen kimseyi almayacam" diye kibarlık sınırlarını kendi kriterlerine göre bile çok aşan bir konuşma yapınca benimle, ben de gidip kendisini araç işletmeye şikayet ettim haliyle...İşte bir takım uğraşmalardan sonra şimdi yine o servise biniyorum. Şoför sayemde popüler oldu ama kendisiyle küsüs! Tek kelime etmeden biniyorum, inerken ayağa kalkıyorum dikiz aynasından gözgöze geliyoruz ineceğimi anlayıp duruyor. Bu yeni ilişki biçimimizden çok memnunum şahsen...Ama daha enteresan birşey oldu, servistekiler de şoförü şikayet ettim diye bana küstü! Evet çok komik ama söz konusu şoförü çok seviyorlarmış, ben niye şikayet etmişim...Töbe töbe beni almıyor, kaba saba konuşuyor ne demek niye şikayet ettin...Bu arada benden başka bir sürü kişiye şoförler böyle davranmasına rağmen tek şikayet edip şoför mafyasına karşı tek başıma mücadele eden kişi de benim yani...Mafya olmuşlar resmen, "sen bin, sen bir daha binme" diyebilme yetkileri olduğunu düşünüyorlar... Aman ağzımızın tadı bozulmasın böyle çekirdek bir kadroyla 7 senedir biniyoruz bu servise, bir 7 sene daha bu şekilde binelim diyen bir grup "yetişkin" ve "akademisyen" insan yüzünden de böyle devam edecek gibi duruyor bu durum. Yani ne düşünürlerse düşünsünler haklı mücadelemin arkasındayım!

- Bir de canımın içi yeğenim 1 yaşına bastı...:) Bu aralar başka bir yaşama sevinci sebebi de o benim için...
Henüz 1 yaşında bir cüncük olmasına rağmen kendisinde daha önceden öğrenip gelmiş bir takım ağır hareketler mevcut...:) Çok ciddi, çok akıllı, çok sevimli bir insan...Bazen kucağımdayken yanağını yanağıma yaslıyor, o koca yanağı ısırmamak için zor tutuyorum...:) Kendiliğinden kafasını çekene kadar öylece duruyoruz, sessiz bir güven ve sevgi ifadesi gibi geliyor bu bana ve çok mutlu oluyorum...Hareketler, şebeklikler boy boy işte anlatılmaz yaşanır...:)

işte böyle...Haydi iyi seneler...:)